Ali Ulvi Uzunlar
Almanak 2007-2008, Kasım 2008 sayısından.
Muhterem okuyucularımız mü’minlerin önemli, göze çarpan, kendisinde ziynetmiş gibi görünen, bulunmadığı zaman eksikliğinin olumsuz olarak sırıttığı özelliklerinden biri cömertliktir. En güzel örnek olan Allah Resulü (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in özellikleri zikredilirken; “İnsanların en güzeli idi. İnsanların en cömert olanı idi. İnsanların en şecaatli ve en cesur olanı idi.” ifadeleri, örnek almamız gereken özelliklerden birisinin de cömertlik olduğunu görüyoruz.
Allah Resulü (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in bu cömertliğinin Ramazan ayında doruk noktaya çıktığı, (Hz Cabir’in (Radıyallâhü Anh) rivayetinde de) Kendisinden bir şey isteyene hiçbir zaman “hayır” demediği bildirilmiştir.
Cömert; eli açık olan, “nefsim nefsim” diyerek ben merkezli olmaktansa, “biz” diyerek hareket edip başkasının derdini de dert edinebilen, merhametli, fakirin, yetimin ve dul bir kadının elinden tutmak isteyen, verilmesi icab eden yerlerde eli açık olan insan, vermekten zevk alan insandır.
Ebu Hureyre (Radıyallâhü Anh) buyuruyor ki:
Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlardır:
“Cömert olan insan, Allâh-ü Teâlâ’ya çok yakındır. İkinci olarak Cennete çok yakındır. Üçüncü olarak insanlara çok yakındır. Cimri olan insan ise Allâh-ü Teâlâ’ya çok uzaktır. İnsanlara da uzaktır. Cehenneme yakındır.” Burada “Allâh-ü Teâlâ’ya yakınlık ve insanlara yakınlık” sevilmenin hak edilmesi, Cennete yakınlık ise Cennet ehlinden olması demektir.
Çocukluğumuzu bir düşünelim. En çok kimi severdiniz? Tabi ki size en çok ikram edeni değil mi? Üç tane amcanız olsa; bir tanesi her gördüğünde size hediye verip diğerlerinin bu konuda hassas olmadığını düşünelim. Amca dendiğinde hangisi aklımıza gelir. İkramda bulunun amcanın yeri başkadır değil mi?
Bir Dursun Amcamız vardı, mahalledeki çocuklara şeker dağıtırdı. O vefat ettiğinde en çok çocuklar üzülmüştü.
İnsana yakın olmak, insanın sevgisini kazanmak demektir. Âhirette bu yakınlık bize çok lazım olacaktır. İbâdetlerimizdeki hassasiyet, bizimle Cennet arasında sadece ölüm engelini bırakır. Ölümden sonra direk Cennet nimetlerinden istifade başlar.
Peki, kişi kendisini zorlayarak halim ve cömert bir insan olabilir mi?
“Sanki Yedim” isminde bir caminin tarihçesi anlatılırken; yaptıran zâtın aklına gelen nimetleri ‘sanki yedim’ diye kabul ederek paralarını bir kenarda biriktirip o camiyi yaptırdığı söylenir. Bizler de gelirlerimizin bir kısmını sanki yok kabul ederek çok hayırlar yapabiliriz. Örneğin bin ytl maaş alıyorsak, yüz ytl’sini yok sayarak dokuz yüz lira aldığımızı farz edelim. Yüz ytl’yi fakirlere, yetimlere, miskinlere, hayır kurumlarına verelim. Allah (Celle Celâlühü) infak edilen o yüz ytl sebebiyle geri kalan dokuz yüz ytl’ye öyle bir bereket verir ki, belki bin ytl’den daha yüksek miktarların karşılayacağı işler halledilir.
Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) geçmiş ümmetlerden bir olayı şöyle naklediyor:
“Bir kişi yolda giderken bir bulut görmüş. O bulutu seyrederken bir ses gelmiş kulağına. ‘Ey bulut! Bir yere git, yağmurunu yağdırarak filan kişinin bahçesini sula.’
Sağa bakmış, sola bakmış hiç kimse yok. Bu ses nereden geliyor diyerek bulutu takip etmiş. Bir süre gitmişler, bulut bir bahçeye yağmurunu yağdırmış. O bahçeye yaklaşınca içeride bir adamın olduğunu görmüş. Ona hitaben; ‘Senin adın falan mı?’ diye sormuş. Adam; ‘Nereden biliyorsun?’ diye sorunca yolcu başından geçen olayı anlatmış. Ve demiş ki; ‘Ben hayatımda hiç görmediğim bir şeyle karşılaştım. Allah aşkına söyle, sen ne yaptın da bu nimet sana bahşedildi?’
Bahçe sahibi de; ‘Ben yaptığım çok ciddi bir ibâdeti hatırlamıyorum. Şu kadar var ki, ben bu bahçeden aldığım mahsulü prensip olarak her zaman üçe bölerim. Birincisini zor durumda olan ihtiyaç sahiplerine veririm. İkincisini kendi ihtiyaçlarıma kullanırım. Üçüncüsünü ise sermaye olarak saklarım.’demiş.”
Bu insanın prensip olarak kendince böyle bir uygulamada bulunmasını, Allâh-ü Teâlâ hazretleri nasıl değerlendirmiş bir düşünelim. Bu haber Kâinatın Efendisi (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) tarafından bizlere naklediliyor. Kendi kulağımızla duysak bu kadar sağlam olmaz.
Kehf Sûresinde Allâh-ü Teâlâ “Habibim! İki insanın kıssasını anlat.” diye başlayan kıssadaki iki kişinin tefsirlerde kardeş oldukları belirtilmektedir:
“Normal bir şekilde geçimlerine devam ederken babalarından kendilerine sekiz bin dinar miras kalmış. Yarı yarıya bölüşmüşler. Bir tanesi bin dinara, arasından nehir akan bir bahçe almış. Bin dinara yeni bir eş almış. Bin dinara da hizmetçi alarak sayılarını çoğaltmış. Bin dinara da bir mesken almış. Böylece dört bin dinarın hepsini harcamış. Kardeşi ağabeyinin bu şekilde servetini harcadığını duyunca, Yüce Allah’a şöyle duâ etmiş: ‘Allah’ım abim bin dinara bahçe aldı. Dünyadaki bir bahçe ne kadar bizim olabilir ki’ diyerek Cennette bir bahçeye niyetlenerek kendi bin dinarını Allah (Celle Celâlühü) yolunda harcamış. ‘Allahım! Abim bin dinara yeni bir eş aldı. Âhiretin hurilerini dünyanın eşlerine tercih ediyorum’ deyip bin dinarını fakir fukaraya verip Allah (Celle Celâlühü) yolunda harcamış. ‘Allah’ım! Abim bin dinar vere-
rek bu dünyadaki hizmetçilerini arttırdı. Ben de Cennetteki hizmetçileri bu dünyadakilere tercih ediyorum’ diyerek bin dinarı yine Allah yolunda harcamış. ‘Zaten benim kendi evim var’ diye düşünerek Cennetteki köşklere niyet ederek kalan bin dinarı da Allah yolunda harcamış.
Bu kardeş, abisini ziyarete gittiğinde abisinin kibriyle karşılaşmış. ‘Bende bu servet varken benim sırtım yere gelmez’ diye söyleyerek onu kıskandırmaya çalışmış. Kardeşi de ona demiş ki ‘seni topraktan yaratan, sonra bir damla meni şekline çeviren, daha sonra seni sapasağlam bir insan şekline getiren Rabbine karşı neden nankörlük yapıyorsun. Allâh-ü Teâlâ benim Rabbimdir. Ben O’na hiçbir şekilde ortak koşmam, sen bağına bahçene girdiğin zaman ‘maşâallah lâ kuvvete illâ billah’ demeli değimliydin. Allâh-ü Teâlâ dilerse bu bahçeye bir şey olabilir. Dilemezse hiçbir şey olmaz. Allâh-ü Teâlâ dilerse ben bu bahçeye girebilirim. Dilemezse giremem. Allâh-ü Teâlâ dilerse bu bahçedeki hasılatı alabilirim, dilemezse alamam. Dolayısıyla Yüce Allâh-ü Teâlâ’nın dışında hiçbir güç yoktur, diye düşünmen gerekmez miydi abi? Ben inanıyorum ki Allâh-ü Teâlâ bana bu bahçeden hayırlısını verecektir. Senin bu nankörlüğün sebebiyle, güzelliği ile mest olduğun bahçeni helak olmuş olarak görebilirsin.’ diye söylemiş abisine.
Allâh-ü Teâlâ buyuruyor ki:
‘O insanın bağına bahçesine bir felaket gönderdik. Sabahleyin gittiğinde bahçesini tanıyamadı. Ellerini birbiriyle ovuşturmaya ve şöyle demeye başladı:
‘Ah ben buraya ne kadar servet harcamıştım. Hepsi yerle bir olmuş. Kardeşim bana söylemişti. Allâh-ü Teâlâ beni cezalandırdı. Keşke O’na ortak koşmasaydım. Nankörlük yapmasaydım.’ Allâh-ü Teâlâ son olarak şöyle buyurdu:
‘Kendisine Allah’tan başka yardım edecek destekçi olmadığı gibi kendi kendini kurtaracak gücü de yoktur.’ ve Allâh-ü Teâlâ’nın cezalandırdığı bir kimseye hiçbir kimse yardım edemez.”
İnsanın sırtını Allâh-ü Teâlâ’ya dayaması gerekir. Malına servetine güvenme bedbahtlığına düşmemelidir.
Mevlânâ hazretleri birisine; “Gel de seninle sohbet edelim” demiş. O da: “Sultanım, gelince sizi nerede bulurum?” diye sormuş. Mevlânâ hazretleri de: “Yalancılar kahvesinde!..” demiş.
O zât Konya’ya gidince “yalancılar kahvesi”ni kime sorduysa bilen bir kimse bulamamış. Ümidini kesmiş dönerken, tarihî bir mezarlık görmüş. Bâri bir Yâsin okuyayım diye düşünmüş, bir de bakmış ki Mevlânâ hazretleri mezarlıkta oturuyor. Şaşırmış halde sevinmiş; “Ya üstadım yalancılar kahvesi dediniz ama kimse bilmiyor. Nerede bu kahve?” diye sormuş.
Mevlânâ hazretleri; “İşte burası.” diye cevaplamış. “Nasıl olur?” diye şaşkınlığını gizleyemeyerek tekrar sormuş zat.
Hazreti Mevlânâ bak demiş:
“Şurada yatan kişi ‘ben falanca yerin ağasıyım’ diyordu. Yalan! Hani nerede? Ötede yatan ‘en zengin benim’ diyordu. Yalan!
Hani, şimdi nerede?”
Muhterem dostlar, toplu taşıma araçlarında oturduğumuz koltuklar benim diyebiliyor muyuz? Diyemiyoruz. Çünkü biliyoruz ki, biraz sonra kalktığımızda oraya başkası oturacaktır. Peki, şu an sahip olduklarımız için aynı şeyler geçerli değil midir?
Sahip olduklarımızı başkasına bırakacağımız gün gelmeyecek midir? Toplu taşıma koltuklarında az kalıyoruz, servet koltuğumuzda ise biraz daha fazla kalıyoruz. Ama aslında değişen fazla bir şey yoktur.
Baştaki hadîsi şerifte Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in değerlendirmesi ziyadesiyle can alıcıdır: “Elbette cömert olan, ibâdetini yapan bir âbid, cimri olup ibâdetini yapana göre Allâh-ü Teâlâ hazretlerine daha sevimlidir.” Zira Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem): “İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydası dokunanıdır.” buyurmuşlardır.
Sevgili dostlar! Dinimiz sadece kişinin kendisini ilgilendiren ibâdetlerle sınırlı değildir. Çevremize, topluma ve insanlara faydalı olmak gereklidir. Cömertlik hasleti de bu faydalardan bir tanesidir. Yüce Allah (Celle Celâlühü) hazretleri bizleri ibâdetinde, ihsanında ve insanlara faydalı olmakta cömert olan kullarından eylesin.
Selam ve duâ ile...
