Adem ŞENER
Almanak 2007-2008, Aralık 2008 sayısından.
Önümüzdeki 29 Aralık tarihinde girecek olan hicrî yılın ilk ayı olan Muharrem ayı, hicret ayıdır. Hicret, İslâm tarihinde bir dönüm noktası ve tarih başlangıcıdır. Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye yapılan hicret, İslâm Devleti’nin oluşumunun ve kuruluşunun mihenk taşını oluşturması hasebi ile, İslâm âlemince tarih başlangıcı olarak tesbit edilmiş ve bu takvimin ilk günü olarak da kendisinde hicretin başladığı ay olan Muharrem ayının ilk günü belirlenmiştir.
Hicret lügatta; “kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisânen veya kalben ayrılıp uzaklaşması” manasına gelir. Kelime daha çok “bir yerin terk edilerek başka bir yere göç edilmesi” manasında kullanılmaktadır. Dini terim olarak ise gayr-i müslimlerin ülkesinden, İslâm ülkesine göç etmek manasında kullanılır. Özel mana olarak ise Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) in ve ashâbının dine hizmet etmek ve İslâm devleti kurmak gayesi ile Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye göç etmeleri kastedilir. Medine-i Münevvere’ye göç eden Müslümanlara “Muhâcir”, Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e ve muhâcirlere yardım eden Medine-i Münevvere’li Müslümanlara ise “Ensar” denilir.
HİCRETİN SEBEPLERİ
Mekke-i Mükerreme’nin ileri gelenleri, Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e birkaç kişinin uymasına önceleri pek aldırmadılar. Ama Müslümanların sayısı arttıkça onların tepkisi de arttı. Buna bağlı olarak hakaret, baskı, fiili işkence ve nihayet korkunç ambargo yöntemleri de fazlalaştı. Bütün baskı, işkence ve yıldırma yöntemlerini denemelerine karşın, insanlar Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i dinliyor ve O’nun getirdiği vahye inanıyorlardı.
Mekkelilerin üç yıl boyunca uyguladıkları ambargo, onları ekonomik ve sosyal açıdan zor duruma soksa da, bu gibi olaylar mü’minlerin îmânını ve sayılarını artırıyordu.
Mekke şehir devletinin ve onun zâlim yöneticilerinin zulmünden ve baskısından dolayı, Müslümanlar daha önce iki kez de Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmışlardı.
Birinci ve ikinci Akabe biatlarından sonra Müslümanlar teker teker, bazen açıktan, bazen gizlice Medine-i Münevvere’ye hicret ettiler. En sonunda da Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Hz. Ebubekir (Radıyallâhü anh) ile birlikte Medine-i Münevvere’ye hicret etti.
Hicret sıradan bir göç değildi. Bu, ekonomik bir nedene dayanan yer değiştirme, daha rahat bir yaşamı elde etmeye yöneliş, ya da başka diyarların altınlarının ve zenginliklerinin çekiciliğine karşı bir yolculuk değildi. Hicret, aydınlığa, kurtuluşa, İslâm’ın nûruna, İslâm’ı tebliği en uzak yerlere kadar götürebilme imkânına, Allâh-ü Teâlâ’ya hakkıyla kulluk yapma fırsatına uzanan bir yolculuktu.
HİCRETİN SONUÇLARI
Hicret, İslâm tarihinin en önemli olayıdır. Hicret, Müslümanları müşriklerin zulmünden kurtarmış, İslâm’a yayılma imkânı sağlamış, böylece İslâm inkılâbının başlangıcı olmuştur.
Hicret, alelâde bir göç değildir. Hicret’in gayesi Müslüman’ca yaşamak, Allâh-ü Teâlâ’nın kanunlarını ikâme etmektir. Hicret, rûhun bu kanunlarla terbiyesidir. Hicret, ilâhî yaşam kavgasıdır.
Hicret böyle önemli olduğu içindir ki, Hz. Ömer (Radıyallâhü Anh), onu İslâm takviminin (hicri takvim) başlangıcı yapmıştır. Mekke’nin fethi bile takvim başlangıcı olarak alınmamış, hicret olayı resmi takvim olarak kabul edilmiştir. Çünkü Hz. Ömer (Radıyallâhü anh)’ın ifadesi ile hicret, Hak ile bâtılı birbirinden ayırmıştır.
Bu itibarla ilk Müslümanlar bu olaya fazlası ile önem verdikleri ve diğer olaylardan daha çok anılmaya değer buldukları için, hicretten 17 yıl sonra Hz. Ömer (Radıyallâhü anh)’ın halifeliği esnasında Hazreti Ali (Radıyallâhü Anh)’ın teklifi ile, Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in hicret ettiği yılın 1 Muharrem’i olan 16 Temmuz 622 tarihi de, hicrî takvim için takvim başlangıcı olarak kabul edilmiştir.
Peygamber Efendimiz’in (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicreti ile İslâm tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Hâdise sadece bir mekân değişikliği boyutu ile kalmamış, İslâm’ın dâveti, teşrî faaliyeti ve siyaseti açısından da bir dönüm noktası olmuştur.
Hicretin belli başlı sonuçları şunlardır:
1- Hicret hâdisesi ile o zamana kadar siyasi bir yönü olmayan İslâm dini, devlet haline gelmiştir. Medine-i Münevvere’ye hicret ile birlikte hemen “Medine-i Münevvere İslâm Devleti” doğmuştur. Devlet kurulduktan sonra hemen diplomatik temaslara başlanmış ve civar kabilelerle anlaşmalar yapılmıştır. O zamanlarda Medine-i Münevvere’de yaşamakta bulunan Yahudileri’de içine alacak şekilde, devletin ilk anayasası hazırlanmıştır. Bu yeni devlet kısa sürede iktisâdî, idârî ve askerî teşkilatlanmasını tamamlamıştır.
2- Hicret hâdisesi ile, insanlık tarihi boyunca görülmemiş vasıflara sahip bir kardeşlik müessesesi kurulmuştur. Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Medine-i Münevvere’ye hicret ettikten beş ay sonra, Ensardan ve Muhâcirlerden kırk beşer kişiyi kardeş yapmıştır. Bu kardeşlik kısa zamanda meyvesini vermiş, Ensar ile Muhâcirler adeta bir bütün gibi olmuşlardır.
3- Hicrete kadar tevhid, nübüvvet ve âhiret gibi temel inanç ko-
nularında âyet-i kerimeler nâzil olurken, hicret hâdisesi ile vahiy hüküm boyutunu da kapsar bir hale gelmiş, ferdî ve içtimâî hayatı düzenleyen ibâdet ve muâmelât ile ilgili âyetler ve hükümler de vahiy yoluyla bildirilmeye başlanmıştır. Bu yönden Medine-i Münevvere ve buraya geçiş olan hicret, dinin kemâle ermesi, hükümlerin ikâme edilmesi ve uygulanması açısından da bir dönüm noktası ve sonraki asırlara da bir örnek olmuştur.
4- Hicretle birlikte Müslümanlar bir yurt edinmişlerdir. Uğradıkları baskılar sebebi ile ilk önce Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar, daha sonra ana yurtları olan Mekke-i Mükerreme ile irtibatları tamamen kesilerek Medine-i Münevvere’ye hicret etmişlerdir. Hicret ile birlikte Müslümanlar, devlet kurma imkânına sahip oldukları gibi, devletin hâkimiyet alanını meydana getiren bir yurda da sahip olmuşlardır. Böylece ilk “Dârül İslâm = İslâm Yurdu” olma şerefi Medine-i Münevvere’ye nasip olmuştur.
5- Hicret ile birlikte İslâm toplumunda müesseseleşme faaliyetleri de başlamıştır. İlk İslâm Anayasası, hicretten sonra ortaya çıkmış, İslâm’ın ticârî, iktisâdî, zirâî ve ekonomik hayata dair esasları, ilk uygulamalarını hicretten sonra göstermiştir. İlk İslâm çarşı-pazarı bu dönemde kurulmuştur. Hicret ile birlikte ilk cemaate açık olan İslâm mâbedleri olan Kuba Mescidi ve Mescid-i Nebevî bina olunmuştur. Zekât, oruç, hac ve cihad gibi ibâdetler, hicretten sonra farz kılınmıştır.
6- Hicret, fedakârlığın, îmânın maddeye sağladığı tarihi zaferin simgesidir. Hicret, Allâh-ü Teâlâ’nın rızası için anadan, babadan, yardan, maldan, mülkten hatta candan vazgeçişin ibretli kıssasıdır. Birçok sahabe hicret yolculuğuna çıkarken yanına hiçbir şey almamış, bütün malını ve mülkünü Mekke-i Mükerreme’de bırakmıştır. Kimi sahabeler de annelerini, babalarını, çocuklarını bırakmışlar, hatta canından bile vazgeçmeyi göze almışlardır.
7- Hicret ahde vefânın ve dosta sadâkatin bir sembolüdür. Ensar, hicreti takip eden yıllar boyunca Akabe’de verdiği “Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e her yönden yardım edeceklerine, yanlarına vardığında kendilerini, kadınlarını ve çocuklarını esirgeyip korudukları şeylerden O’nu da esirgeyip koruyacaklara” dair sözlerini hakkıyla yerine getirmiş, Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i ve öteki Muhâcirleri her çeşit tehlikeye karşı savunmuşlardır.
8- Hicret, ilim ve eğitimin başlangıcıdır. Hicret ile birlikte Kuba Mescidi ve Mescid-i Nebevî bina olunmuş, buralarda ibâdetin yanında sohbet, va’z-ü nasihat ve irşad yapılmış, İslâmi eğitimin ilk temeli olan “Suffe Okulu” da yine burada kurulmuştur.
9- Hicret kudsiyete kavuşma belgesidir. Hicret, terk edilen yer kadar, gidilen yer açısından da önem taşır açıkçası. Mekke-i Mükerreme’nin Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i ve mü’minleri hicrete mecbur bırakan o günkü hâli, bir kutsal beldenin dahi yüreği ve aklı kirli insanlar elinde nasıl bir çöküş yaşayabileceğinin belgesi iken, Medine-i Münevvere’nin hali sıradan bir beldenin, Allahü Teâlâ’nın, Rasûlüne ve ona imanları uğruna yurtlarını terke razı olan mü’minlere, her ne pahasına olursa olsun kucak açarak nasıl da yükselip kutsiyete kavuşabildiğinin belgesidir.
10- Hicret, bu dünyada yaşanmış ve yaşanacak yolculuk ve göçlerin en büyüğüdür. Çünkü insanlığın en şereflisi olan Hazreti Muhammed Mustafa (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in peygamberlik yolundaki en önemli yolculuğudur.
HİCRET EDENLERİN MÜKÂFATLARI
Allâh-ü Teâlâ indinde yapılan hiçbir hareketin, tavrın, sözün ve fiilin karşılıksız kalmayacağı muhakkaktır. Allâh-ü Teâlâ’nın rızası için, yıllardır yaşamakta olduğu bir memleketi bin bir türlü zorluk altında terk edip, bununla İslâm’ı daha iyi yaşamayı, Allâh-ü Teâlâ’ya daha mükemmel kulluk yapmayı amaçlayan bir kimsenin de eli boş döndürülmesi düşünülemez. Allâh-ü Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de birçok yerde hicret edenlerin mükâfatlarını bildirerek onlara müjdeler vermektedir:
“İman edenler, hicret edenler, Allâh-ü Teâlâ yolunda cihâd edenler; şüphesiz bunlar, Allâh-ü Teâlâ’nın rahmetini umarlar. Allâh-ü Teâlâ çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”1
“Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, benim yolumda eziyet görenler, savaşan ve öldürülenlerin de andolsun, günahlarını elbette örteceğim. Allâh-ü Teâlâ katından bir mükâfat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfatların en güzeli Allâh-ü Teâlâ katındadır.” 2
“Kim, Allâh-ü Teâlâ yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer ve bolluk bulur. Kim Allâh-ü Teâlâ’ya ve Peygamberine hicret etmek maksadı ile evinden çıkar da, sonra kendisine ölüm yetişirse, şüphesiz o kimsenin mükâfatı Allâh-ü Teâlâ’ya düşer. Allâh-ü Teâlâ çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.” 3
“İman edip hicret eden ve Allâh-ü Teâlâ yolunda cihad edenler ve (muhâcirleri) barındırıp yardım edenler var ya; işte onlar gerçek mü’minlerdir. Onlar için bağışlanma ve bol bir rızık vardır.” 4
“İman edip hicret eden ve Allâh-ü Teâlâ yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselerin mertebeleri, Allâh-ü Teâlâ katında daha üstündür. İşte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” 5
“İslâm’ı ilk önce kabul eden Muhâcirler ve Ensar ile, iyilikte onlara uyanlar var ya, Allâh-ü Teâlâ onlardan razı olmuş, onlar da Allâh-ü Teâlâ’dan razı olmuşlardır. Allâh-ü Teâlâ o kimselere altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetleri hazırlamıştır. İşte bu, en büyük bahtiyarlıktır.” 6
“Zulme uğradıktan sonra Allâh-ü Teâlâ yolunda hicret edenleri dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz. Âhiretin mükâfatı ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” 7
“Sonra şüphesiz Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra cihâd edip sabredenlerin yanındadır. Şüphesiz Rabbin, bundan sonra da çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” 8
“Allâh-ü Teâlâ yolunda hicret edip de sonra öldürülen veya
ölenlere gelince, Allâh-ü Teâlâ onlara muhakkak güzel bir rızık verecektir. Şüphe yok ki Allâh-ü Teâlâ rızık verenlerin en hayırlısıdır. Elbette o kimseleri hoşnut olacakları bir yere sokacaktır. Şüphe yok ki Allâh-ü Teâlâ hakkıyla bilendir, halimdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir).” 9
Amr b. el-Âs (Radıyallâhü Anh), Peygamber Efendimiz (Sallallâhü aleyhi ve Sellem)’e kendisinin günahlarının affedilmesi şartıyla bey’at edeceğini söyleyince, Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) kendisine şu cevabı vermiştir: “Sen İslâm’ın kendisinden (yani kişi Müslüman olmadan) önce işlemiş olduğu günahları yok ettiğini bilmiyor muydun? Hicretin ve haccın da aynı şekilde (bunlar yapılmadan önce) işlenmiş günahları silip süpürdüğünü bilmiyor muydun?” 10
Allâh-ü Teâlâ bütün yeryüzünün ve kâinatın sahibidir. İnsan, Allâh-ü Teâlâ’ya kulluk etmekle ve İslâm’ı noksansız bir şekilde yaşamakla yükümlü kılınmıştır.
“Ey inanmış olan kullarım! Muhakkak benim mülküm olan yeryüzü (çok) geniştir. O halde güven içinde olacağınız yere gidip (şuna buna değil de) yalnız bana kulluk ve ibâdet ediniz.”11
Bu âyet, Allâh-ü Teâlâ’nın inanan kullarına, dinlerini açığa vurup yaşayamadıkları bir yerden, onu kolayca yaşayabilecekleri başka bir yere hicret etmeleri için bir emirdir.
Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Memleketler, Allâh-ü Teâlâ’nın memleketleridir. Kullar da Allâh-ü Teâlâ’nın kullarıdır. Nerede hayır bulursan orada yerleş.” 11Bütün insanlar Allâh-ü Teâlâ’nın kuludur ve yeryüzü de bütün genişliğiyle yalnız O’nundur. Arz bütün insanları içine alacak kadar geniştir. O halde insan, bulunduğu yerde dinini bütünüyle yaşayamıyor, bu konuda zorluklarla karşı karşıya bırakılıyor, Allah’dan başka her şeye ve herkese kul olması için zorlanıp, böyle bir telkin yapılıyorsa, orası Müslüman’ın yaşayabileceği yer değildir. Yaşayabileceği yeri aramalı ve bulmalıdır.
İslâm’da hiç bir şey putlaştırılamaz. İsterse bu, içinde doğup büyüdüğümüz, yakınlarımızın, malımızın, ticaretimizin, acı tatlı her türlü hatıralarımızın ve daha nice güzel şeylerimizin bulunduğu yer olsun. Müslüman nerede inancını yaşayabiliyorsa, vatanı orasıdır. “Kişinin bulunduğu memlekette yalnız Allâh-ü Teâlâ’ya ibâdet etmek kolay olmaz; dinini açığa vurmakta zorluklarla karşılaşır ve daralırsa, orada bağlanıp kalmamalı, ibâdetlerini serbest yapabileceği yere gitmelidir. Hicret edip o darlıktan genişliğe çıkmak için ne gerekiyorsa yapmak ve Allâh-ü Teâlâ’ya kulluk etmek mü’minin prensibi olmalıdır.” 12
Bu vesile ile hepinizin hicrî yılbaşını tebrik eder, ümmet-i Muhammed hakkında hayırlara vesile olmasını Mevlâ Teâlâ’dan niyâz ederim. - DİPNOT - 1 - Bakara Suresi: 218 2 - Âl-i İmran Suresi: 195 3 - Nisa Suresi: 100
4 - Enfal Suresi: 74 5 - Tevbe Suresi: 20 6 - Tevbe Suresi: 100 7 - Nahl Suresi: 41 8 - Nahl Suresi: 110 8 - Hacc Suresi: 58-59 9 - Müslim, İman: 54 10 - Ankebut Suresi: 56 11 - İbn-i Kesir, Tefsirul Kur’anil Azim: 2/14 12 - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 7/3790
