Mehmet TALÛ
Almanak 2007-2008, Nisan 2008 sayısından.
İlâhî vahyin son ve tamamlayıcı halkası İslâm’ın ve O’nun Peygamberi Hz. Muhammed (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in insanlığa çağrısını doğru ve etkin bir şekilde tanıtmak, Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)Efendimiz’in sevgisi etrafında toplumumuza birlik ve beraberlik mesajları sunmak amacıyla, ülkemizde ve yurt dışında 1989 yılından bu yana Kutlu Doğum Haftası programları düzenlenmektedir.
Kutlu Doğum haftası denildiğinde, Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’i anmak, daha da önemlisi O’nu anlamak, O’nun temsil ettiği aşkın değerler bütününü tanımak ve hayatımıza ışık tutan bir meşale yapabilmek çabası akla gelir. Kur’an-ı kerim’in evrensel mesajı, Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in örnek şahsiyeti ve ahlakı bu değerler bütününün temel öğeleridir.
Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’i örnek almak demek; tarihe gitmek ve gömülmek değil, O büyük şahsiyeti tanımak ve sevmek, O’nun insanlığın huzur ve mutluluğu için yaptığı çağrıyı güncelleştirerek hayatımıza yansıtmak, O’nun ahlakını ve çizgisini. davranışlarımızın mihveri ve rehberi yapabilmek demektir. Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri bugün özellikle dinî ve kültürel hayatımızda meydana getirdiği canlılık ile ayrı bir önem arz etmektedir.
Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in, bir hafta boyunca ülkemizin her köşesinde ilim adamlarımız tarafından halkımıza anlatılacak olması gerçekten heyecan vericidir. Rabbimden dileğim bu heyecanın, bu ülke insanının yüreğinden hiç-
bir zaman eksik olmamasıdır.
Bu kutlamaların özellikle günümüzde ayrı bir anlam ve fonksiyon taşıdığı inkâr edilemez. Gerek Mevlid Kandili’nin, gerekse diğer kandillerin, içine mezmum bid’at karıştırmadan, meşrû ölçüler içinde kutlanmasında çok büyük fayda ve maslahatlar vardır.
Özellikle toplumumuzun binbir yöntemle değerlerinden uzaklaştırılmaya ve sekülerleştirilmeye çalışıldığı bir dönemde, kendi kimlik ve âidiyet motiflerimizin her vesileyle vurgulanması, gündemde tutulması ve yaygınlaştırılması her bakımdan elzemiyet arz etmektedir.
Kandillerin de, bu cümleden olarak toplumsal kimliğimizin muhafazasında önemli bir yer tuttuğu inkâr edilemez.
Bir kere şu noktanın altını kalın bir şekilde çizelim: Daha önce de belirttiğim gibi öyle bid’atlar vardır ki, yaşatılması, riayet edilmesi dinî bakımdan zarûrettir! Onlara “bid’at” denmesi sadece kelimenin sözlük anlamında kullanılmasından ibarettir. Toplumu aslî değerlerinden soyutlamak için bütün küresel mekanizmaların devrede bulunduğu böyle bir dönemde, Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’i her vesileyle anmak ve anlatmak farz iken, Mevlid Kandili gibi toplumsal hafızamızda derin bir yeri bulunan nirengi noktalarını ihmal etmek neyle izah edilebilir?
Dolayısıyla ülkemizde 1989’dan beri “Kutlu Doğum” adıyla yapıla gelen etkinliklere aktif olarak katılmak, bu kutlu zaman dilimini bireysel ve toplumsal arınmamızın önemli bir vesilesi olarak değerlendirmek konusunda, hassas davranmak durumundayız.
Mevlid kelimesi, “doğum, doğum yeri ve doğum vakti” gibi anlamlara gelir. Sevgili Peygamberimiz Hz.Muhammed (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in doğumunu anlatmak için kullanılan “Mevlîd-i Nebi” Türkçemizde kısaca Mevlid Kandili olarak anılır.
Mevlid törenleri İslâm dünyasında yaygınlık kazanarak günümüze kadar devam etmiştir. Esasen Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in doğum yıldönümünü kutlama maksadıyla başlayan mevlid töreni giderek, Kadir, Mîrâc, Regâib ve Berat gecelerinde veya sünnet, evlenme, ölüm, deprem gibi önemli olaylar vesilesiyle yapılmaya başlanmış ve toplumsal geleneğimizde yer alan önemli bir dinî-kültürel öğe olmuştur.
Mevlid, Türkler ve bütün Müslümanlar arasında köklü bir gelenektir. Her mevlidde okunan Kur’an-ı Kerim, sanki orada bulunan cemaat için bir kere daha nazil oluyormuş gibi gönülleri aydınlatır, ruhları serinletir.
Mevlid, dinî ve millî bir terbiye müessesesidir. Sessiz sedasız kendi halinde işleyip duran bir millî birlik mertebesi, zarif ve samimî Türk dindarlığının estetik bir formudur.
Edebiyatımızda Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in doğum günü olan bu kutlu günü anlatan birçok eser yazılmıştır. Bunlar içinde Süleyman Çelebi’nin yazdığı mev-
lid, Osmanlı’dan beri halen ülkemizde değişik vesilelerle coşkuyla, bir ibadet atmosferi içerisinde okunmakta ve dinlenmektedir.
Mevlid kutlanması bir bid’at-i seyyie değildir
Bazı kimseler, Resûlullah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in doğum yıldönümünün kutlanmasını kötü bir bid’at olarak görüyor ve bu kutlamayı yapanları kınıyor. Bu kötüleme ve kınamalar yersizdir. Çünkü Ebû Şâme el-Makdisî, Şemseddin İbnü’l-Cezerî, İbn Hacer el-Askalânî, İbn Hacer el-Heytemî, Şemseddin esSehâvî, Celâleddin es-Süyûtî, Şihâbüddin el-Kastalânî gibi büyük din âlimleri ve daha nice ulemâ ve fukahâ, bu kutlama ile ilgili, ilk devirlerde olmasa bile Allah’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in dünyaya gelmesi sebebiyle sevinmenin, O’nun doğumunu kutlamanın, doğum günü münasebetiyle fakir ve muhtaçlara yardımda bulunup ibâdet etmenin, Kur’ân-ı kerim ve Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’e olan sevgiyle ilgili şiirler okumanın, temiz ve güzel elbiseler giyerek sevinç gösterisinde bulunmanın ve yoksullara yardım etmenin güzel bir yenilik olarak, birer güzel amel olduğunu belirtmişler ve güzel görmüşlerdir. Dolayısıyla mevlid kutlamalarının bir bid’at-ı hasene sayılması, halk arasında görülen ve dinen hoş karşılanmayan davranışların ise bundan ayrı düşünülerek önlenmesi gerektiğini, mesela cuma veya terâvih gibi ibâdetler sırasında yanlış bazı davranışların meydana gelmesinin bu ibâdetlerin de haram sayılmasına yol açmadığını beyan etmişlerdir.
Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz, hayatta iken ne kendi doğum günü, ne de herhangi bir yakınının doğum günü için özel bir kutlama töreni yapmadığı gibi, böyle bir şey yapılması hususunda herhangi bir istek ve emri de olmamıştır. Çünkü O’nun esas görevi, şahısları değil, dinin ilkelerini tanıtmaktı, vahiy tebliğ etmekti. Ancak Ebû Katâde (Radıyallâhü Anh) den rivâyete göre, Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’e pazartesi günü oruç tutmanın fazileti sorulduğunda: “Bu, benim doğduğum ve ben peygamber olarak gönderildiğim gündür” buyurarak bir bakıma bu güne önem atfetmiştir. Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz, Medine’de Yahudilerin on Muharrem’de oruç tuttuklarını görünce sebebini sormuş, onlar da “Firavun’un boğulduğu ve Hz. Musa’nın kurtulduğu gün” olduğunu söyleyince, Resûlullah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz kendisinin bunu yapmaya daha layık olduğunu belirterek oruç tutmuş ve ashâbına da oruç tutmalarını emretmiştir. Bu da belli bir günde bir nimete nâil olma veya beladan kurtulma sebebiyle, her zaman o günü anma ve şükür nişanesi olarak salih amellerde bulunmanın iyi bir davranış olduğunu gösterir.
Sonuç olarak; Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’e sevgi ve bağlılığın bir göstergesi olması yanında çeşitli ibâdet ve hayırlara vesile olması bakımından da mevlid kutlamalarının dinî yönden meşru bir davranış olduğu söylenmelidir. Bununla birlikte kutlamalar sırasında gayrimeşru tutum ve davranışların tasvip edilemeyeceği, bu tür uygulamalara sebep olan kutlamalardan uzak durulması gerektiği de açıktır.
Bid‘at, Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz zamanında olmayan dinî mahiyetli bir hususun sonradan dine sokuşturulması, dinden sayılması olarak tarif edilir. Mevlid okuma ve okutmanın bid‘at olarak nitelendirilebilmesi için ona, “Ölünün kırkıncı gününde veya sene-i devriyesinde mevlid okutmak gereklidir” demek gibi, dinî bir gereklilik veya ibâdet şeklinde bir muhteva yüklenmesi gerekir. Mevlid okumanın gerekli, vâcip veya mendup olduğu iddia edilmediğine, en fazla bunun hoş ve güzel bir gelenek olduğu bilinip kabul edildiğine göre, bunun bid‘at olarak değerlendirilip, insanların kafasına kuşku sokmak son derece yanlıştır.
“Mevlid okunacağına hatim okunsa, Kur’an-ı Kerim’den bir bölüm okunsa daha sevap ve daha faziletli olmaz mı?” şeklindeki bir itiraz da yersizdir. Kur’an-ı Kerim okumak, namaz kılmak daha sevap ve faziletli bir davranıştır, ama burada mesele sadece sevap meselesi değildir. Mevlid, toplumsal bir coşkunun, Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in sevgisinin ve ona bağlılığın üst düzeyde edebî ve estetik olarak hissedilmesi, yaşanması ve dışa vurulması demektir. Kur’an-ı kerim okumakla mevlid okumayı birbiriyle mukâyese etmek veya birini diğerine alternatif göstermek yerine, ikisini ayrı ayrı ve her birini kendi yeri ve amacı doğrultusunda değerlendirmek ve yaşatmak daha doğru olur.
Burada hatırlanması ve hatırlatılması gereken önemli bir husus vardır; o da, mevlid gibi dinî eğitim ve coşkuyu içeren sosyal ve geleneksel törelerin aslî ibadetlerin yerine geçmediği, bu tür sosyal ödevlerin kişileri, üzerlerine bizzat gerekli olan namaz, oruç, Kur’an okuma, infak ve yardım gibi dinî yükümlülüklerden muaf tutmadığı hûsusudur. Ancak günümüzde, özellikle de toplumumuzun dinî konularda sağlıklı ve doğru şekilde bilgilendirilmemiş kesimlerinde mevlid, türbe ziyareti, Kur’an-ı kerim okutma, mübarek gün ve gecelerde dinî törenlere katılma gibi daha çok şekille ilgili dindarlığın hayli rağbet gördüğü ve bunun giderek dinî vecîbelerin yerini aldığı da üzülerek müşahede edilen bir gerçektir. Hâlbuki bütün bunlar, özde yakalanan ve yaşatılan dindarlığı ve gerçek dinî vecîbeleri güzelleştiren ve kolaylaştıran tâli ve şeklî katkılar olarak tanınmalı ve bilinmelidir.
Mevlid olayı edebiyatımızda da önemli bir yer tutar. Bu milletin şâir ve edipleri, “Mevlid” diye bir edebî tür icad etmişler, yüzlerce mevlid, binlerce kaside yazmışlar. Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’i bağırlarına basmışlar, ruhlarına sindirmişler ve halka mal etmişler.
Mevlid, Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’e duyulan muhabbet ve hürmetin bir tezâhürü olarak zengin ve köklü mirasımızdan bugüne kadar ulaşan önemli bir merâsim ve edebî türün de adı olmuştur. Bugüne kadar, sevinçli ve kederli günlerde pek çok mecliste okunagelmiştir.
Öyle sanıyorum ve tahmin ediyorum ki, yalnızca Türkiye hudutları içinde günde ortalama beş bin mevlid okunur. Milletimiz yeni doğan çocuğun sevincini Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in doğum sevinciyle dile getirir. Ölenin ardın-
dan mevlid okutur, ölüm acısını Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in doğum sevinciyle dindirmek için. Sünnet olunca, okulu başarıyla bitirince, vatan borcunu ödeyip sağ salim eve dönünce, hacılar hacdan gelince, yeni ev alınınca ve daha birçok hayırlı iş vesilesiyle hep mevlid okutulur. Velhasıl sevinçler, mevlidle ikiye katlanır, acılar yine onunla dindirilir. İslâm toplumlarında asırlardır icra edilen mevlid merasimleri, inananların birbirleriyle kaynaşmalarına, geleneklerini yaşamalarına, yeni bilgiler edinmelerine ve özellikle durumu iyi olanların fakirlere yardım etmelerine vesile olmaktadır.
Mevlid, Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in sevgisinin dile gelmesidir. “Sevinçler paylaşıldıkça artar, acılar paylaşıldıkça azalır” demişler. Ramazanlar, bayramlar ve kandiller, Allah ve Peygamber aşkının coşkuyla yaşandığı ve birlikte paylaşıldığı özel günlerdir.
Mevlidin konusu, İslâm akâidinin temel direği olan tevhîd inancı ile Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in mucizeleri ve üstün ahlâkıdır. Türk halkı, mevlid dinleyerek inancının vecdini bu günlere taşıyabilmiştir. Denilebilir ki: “Süleyman Çelebi, bu millete başlı başına bir dinî hayat armağan etmiştir.” Çünkü mevlidin, dinî kültürümüze sağladığı faydayı başka hiçbir eser sağlayabilmiş değildir. Buna bid’at diyen, bindiği dalı kesmiş olur. Mevlidin sözleri ve âdâbına uygun şekilde okunması bid’at değildir.
Ancak bu gibi kutlamalarda, İslâm’ın rûhuna ve Şeriat-ı Ahmediyye’ye aykırı haller ve şeyler olmamalıdır. Meselâ:
1- Kadın erkek karışık olarak Mevlid kutlaması yapılmamalıdır.
2- Kur’ân-ı Kerim kıraâtı ve Mevlid kasideleri birtakım cerrarlar tarafından tarifeye bağlı şekilde ücretle okunmamalıdır.
Mevlid törenleri halkı ve gençliği Peygambere ve dine yaklaştırmak için güzel bir vesiledir. Yeter ki, Mevlid bezirgânlığa âlet edilmesin, ruhsuz ve basmakalıp bir şekilde kutlanmasın, törene katılanlar coşturulsun, heyecanlandırılsın, gönüller harekete geçirilsin.
Tek cümle ile özetlemek gerekirse, içinde şeriata aykırı şeyler ve haller olmamak şartıyla mevlid kutlamaları bid’at-i hasenedir. Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. O’nu ne kadar çok zikredersek, ne kadar fazla anarsak, ne kadar candan seversek o derecede feyiz ve bereket buluruz.
Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in şahsında yükselen sevgi seli, bizim medeniyet anlayışımızı, insan ve hayat tasavvurumuzu ortaya koymaktadır. Çünkü bizim kültürümüzde Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Mevlâna, Hacı Bayram Velî, Hacı Bektaş Velî gibi sevgi ve gönül dostları, bütün insanlığa kucak açmış Anadolu erenleri vardır. Kendimiz için istediğimizi, başkası için de istemek, varlığı sevgi ve şefkatle kucaklamak, yaratılanı yaratandan ötürü sevmek bizim gönül dünyamızın ve medeniyet anlayışımızın esasıdır. Bu anlayışta şiddete, öfkeye, kin ve nefrete, adaletsizliğe, merhametsizliğe, zulme ve haksızlığa asla yer
yoktur.
İşte Kutlu Doğum Haftası, Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in gönülleri sevgiyle birleştiren çağrısına kulak vererek, sahih dinî bilginin ışığında manevî hayatımızı zenginleştirmenin, barış ve esenlik içinde güvenle yaşamanın, uzaklıklarımızı yakın etmenin ve kardeşlik köprüsünde birlikte yürümenin vaktidir.
Maalesef dünya, giderek daha acımasız, insanların birbirini dinlemediği, anlamadığı, hatta barbarca mücadelelerin yaşandığı bir yer haline geldi. Bu bakımdan Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’i sevmeyi, örnek almayı insanlara öğretmeye çalışıyoruz. Gerçekten buna ihtiyacımız var. Çünkü öz bir ifadeyle O, insanı insan yapan erdemlerin, değerlerin odaklandığı bir şahsiyetti. İnsanlık, artık iyi ile doğruyu, güzel ile çirkini O’nun penceresinden bakarak daha berrak görme şansına sahip olacaktır.
Bu duygu ve düşüncelerle bütün mü’minlerin kutlu doğum haftasını tebrik ediyorum. Bu haftanın; insanlığın, Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’i daha iyi tanımalarına, mü’minlerin mağfiret-i ilâhiyyeye nail olmalarına, cennet vatanımızın huzur ve mutluluğuna, aziz milletimizin birlik ve beraberliğine, bütün insanlığın kurtuluşuna tüm İslâm âleminin birlik ve dirliğine, dünyanın pek çok yerinde haksızlığa ve saldırıya uğramış Müslüman kardeşlerimizin kurtuluşlarına, dünyanın değişik bölgelerinde akan kan ve gözyaşının durmasına, maddî ve manevî hayırlara-bereketlere vesile olmasını Cenâb-ı Hakk’tan dilerim. Allâh-u Teâlâ cümlemizi, bu mübarek haftada afv-ü mağfirete nâil olan kullarından eylesin. Âmin.
Geleceğimizin aydınlık, huzurlu ve mutlu olması temennisiyle hepinizin kutlu doğum haftasını tekrar tebrik ediyorum.
Evet, Salât O’na, selâm O’na,
Olanca ta’zîm ve ihtirâm O’na…
Muhammed’im benim, Muhammed’im;
Gözümün nûru, gözbebeğim Ahmed’im benim.
Selâm sana, salât sana;
Olanca ihtiram, tahiyyat sana!..
