ArifanKitap

Mevlânâ Hâce Ya'kûb Çerhî el-Hısârî (Kuddise Sırruhu)

Mevlânâ Hâce Ya'kûb Çerhî el-Hısârî (Kuddise Sırruhu)

Altın Silsile kitabından, Silsile-i Aliyye büyüklerinin hayatı.

Hayatı

Silsile-i Zeheb'in meşhur âlimi ve mürşid-i kâmili; doğum tarihi bilinmemekle birlikte 1447'de Düşenbe'de vefat etmiştir. İsmi Ya'kûb bin Mahmud'dur. Önce Herat'ta, sonra Mısır'da Şihâbüddin Şirvânî ve başka âlimlerden aklî ve naklî ilimleri öğrendi; Buhara'da da icâzet aldı. Zâhirî ilimlerde yetiştikten sonra tasavvufa yönelip önce Şah-ı Nakşibend'in, sonra onun halifesi Alâüddin-i Attâr'ın sohbetinde kemâle erdi.

Sohbetlerinden

“İç temizliği, kalbin kin, haset, düşmanlık ve cimrilik gibi kötü sıfatlardan temizlenip Allah sevgisiyle rahatlamaktır.” “Her hâlde uyanık olmalı: Yerken, yatarken, konuşurken, yürürken, abdest alırken, namaz kılarken bir göz açıp kapayacak kadar bile Hak'tan gafil olmamalı.”

“Gerçek tevekkül sahibi başkasına eziyet vermez, başına gelen belalardan şikâyetçi olmaz, mahrum kaldığı şeylerden dolayı kimseyi kötülemez; çünkü hayrın da şerrin de Allah'tan olduğuna kâmil imanı vardır.”

“Fütüvvetin aslı beş haslettir: Allah'ın emirlerine uymak, vefa, şükür, sabır ve rıza.” “Nefsini zelil kılanı Allah aziz kılar; nefsini bir şey zanneden kimseyi Allah zelil kılar.”

“Tasavvufun esası, İslâm'ın emir ve yasaklarına dört elle sarılıp nefsin kötü arzularından ve bidatlerden uzak durmaktır; dinini öğrendiği âlimi çok sevmek, verilen vazifeyi en güzel şekilde yapmak ve insanlardan gelen sıkıntılara sabretmektir.”

“Kabahatlerin affını isteyerek yapılan ibadet, mükâfat isteyerek yapılan ibadetten daha makbuldür.” “Marifet ve Allah'a yakınlık, farzları eda etmek ve sünnete tâbi olmakla ele geçer.”

Menkıbelerinden

İlim tahsilini bitirip memleketine dönmek üzereyken içinde Şah-ı Nakşibend'e gitme arzusu doğdu; huzuruna varıp “Beni hatırdan çıkarmayınız” dediğinde, hocası “Bu arzu ne sebepten geliyor?” diye sordu. “Büyük bir zatsınız, herkesin makbulüsünüz” cevabına “Bu kâfi değil, halkın kabulü şeytani de olabilir” dedi. Bir hadisle “Allah bir kulunu severse sevgisini kalplere düşürür” deyince hocası tebessüm edip “Biz azizânız (azizlerdeniz)” buyurdu — bu söz, bir ay önce rüyasında duyduğu “Azizân'ın müridi ol” emrini hatırlattı ve kendinden geçti.

Tereddüt içinde bir gece Kasr-ı Ârifân'a koşup gittiğinde Şah-ı Nakşibend'i kendisini yolda beklerken buldu. Namazdan sonra ona: “İlim iki kısımdır: Biri kalp ilmi ki en faydalı olanıdır, nebiler ve rasûller öğretir; diğeri lisan ilmidir. Batın ilminden sana bir pay erişmesini ümit ederim” buyurdu ve “Bakalım bu gece bize ne işaret buyurulur, kabul ederlerse biz de kabul ederiz” dedi. O geceyi hayatının en çetin gecesi olarak anlatır; sabah namazından sonra hocası “Sana müjdeler olsun, kabul işareti geldi” deyip onu halifesi Alâüddin-i Attâr'ın sohbetine yönlendirdi; vefatına kadar onun yanında kaldı ve onun halifesi olarak insanlara doğru yolu gösterdi.