ArifanKitap

Mevlânâ Hacı Ali Rıza el-Bezzâz el-İhyulilî (Kuddise Sırruhu)

Mevlânâ Hacı Ali Rıza el-Bezzâz el-İhyulilî (Kuddise Sırruhu)

Altın Silsile kitabından, Silsile-i Aliyye büyüklerinin hayatı.

Hayatı

Silsile-i Zeheb'in 34. kişisi; doğum tarihi bilinmemekle birlikte 1911'de (Hicri 1330) Bandırma'da vefat etmiştir, doğum yeri Bulgaristan'ın Burgaz-Ahyolu kasabasıdır. “Bezzâz” (manifaturacı) lakabıyla tanınmış, kumaş dükkânları ve Türkiye'nin her yanına nakliye yapan ticaret gemileri olan zengin bir tüccardı; kumaşı iki koluna açarak bir metre kabul edip ölçerdi. Ölmeden önce bütün malını mülkünü ihtiyaç sahiplerine dağıttı. Şeyhi Hacı Nurullah Efendi'nin 1893'te vefatıyla irşad görevi kendisine verildi.

Oğlu Hafız Sami Efendi, Kurtuluş Savaşı'nda iki gemisini cephane taşımak üzere gönderip büyük hizmette bulundu; Atatürk'ün kendisine teklif ettiği milletvekilliğini nazikçe reddetti, 96 yaşında vefat etti.

Menkıbelerinden

Yirmi yıl müezzinliğini yapan Süleyman Dede'ye, “Bir şey bulamadım” şikâyeti üzerine gözlerini kapatmasını söyledi; Süleyman gözlerini açtığında onu saran bir nur görüp bayıldı. Ayıldığında ona “Bu muydu görmek istediğin? Bir daha böyle şey isteme, bu marifet değildir” dedi.

Yunan işgali sırasında tekkesine giren askerlerin birinin köpeği kabrine pislemek isteyince köpek çarpıldı; kabre tekme atmaya kalkan subaylar da çarpılınca askerler korkup kaçtı.

Müezzini Süleyman Efendi minarede içinden “Şeyhim beni buradan atsa atlarım” diye geçirdiğinde, o sırada namaza giden Ali Rıza Efendi minareye seslenip “Yapamazsın evladım, yapamazsın!” dedi.

Zekât olarak dağıttığı kumaşı pazarda satan bir kadını görünce sebebini sordu; kadın “Paraya ihtiyacım var” deyince, bundan sonra zekâtı kumaş yerine nakit para olarak dağıtılmasını emretti.

Kendisini kürsüden kötüleyen bir vaiz (sonradan Ali Haydar Efendi olacak zat) için, durumu haber veren talebesine “Merak etme, çok yakında bizim yanımıza gelecek” dedi; kısa süre sonra o vaiz gerçekten pişman olup evlatlığa kabul edilmesini istedi.

Bir Hatm-i Hâcegân sırasında, müritlerin tesbih taşlarını yorgunluktan düşürdüğünü gören bir talebe içinden “Bu da bozulma değil mi” diye geçirirken, duvarlardan geçip gelen Buhara meşayihinin (Şah-ı Nakşibend dahil) her birinin önlerindeki müridin eksik taşını tamamladığını ve teveccüh ettiğini gördü — bu hâli ancak şeyhi aşikâre görebiliyordu.