Altın Silsile kitabından, Silsile-i Aliyye büyüklerinin hayatı.
Hayatı
Silsile-i Zeheb'in (Altın Silsile'nin) meşhur âlimi ve mürşid-i kâmili, Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolunu ve Peygamberimizin sünnetini yaşayıp yaşatan âlimler zincirinin kopmaz halkasıdır. 568 yılında İran'ın İsfahan kentinde doğup 654 yılında vefat etmiştir. Ashâb-ı Kirâm'ın büyüklerinden ve Ehl-i beytten sayılmıştır.
Hendek Savaşı'nda müşriklere karşı hendek kazılmasını teklif eden odur; bu teklif kabul edilince savaşa bu isim verildi. Tek başına on kişilik işi yapacak kadar güçlü ve becerikliydi. Bu hizmetinden dolayı Peygamberimiz kendisine “Selmân-ül Hayr” (Hayırlı Selmân) buyurdu.
Dünyaya hiç rağbet etmez, eline geçen malı Allah rızası için dağıtırdı. Ayakta duramayacak hale gelinceye kadar namaz kılar, yorulunca oturup zikir eder, dili yorulunca da Allah'ın yarattıklarındaki hikmetleri tefekkür ederdi — Peygamberimizin “Bir saat tefekkür bin sene ibadetten hayırlıdır” buyurduğu tefekkür budur. Ashâb-ı Suffe'dendi; geceleri saatlerce Peygamberimizle baş başa sohbet ederdi. İlim öğretmeyi çok sever, çok âlim yetiştirirdi; Ebû Saîd el-Hudrî, İbni Abbâs ve Fukahâ-i Seb'a'dan Kâsım bin Muhammed onun talebeleri arasındaydı.
Müslüman Oluşu
Selmân, İran'da Nîsâbur ordusunun ileri gelenlerinden bir ailenin çocuğuydu. Bir gün kralın oğluyla ava çıktıklarında bir çadırda İncil okuyup ağlayan bir rahiple karşılaştılar; rahibin anlattıklarından çok etkilenip gizlice hak dine girdiler. Durum ortaya çıkınca kral rahibi topraklarından sürdü; rahip onlara Musul'daki bir kiliseye gelmelerini söyledi. Selmân yalnız başına o kiliseye gidip yıllarca farklı râhiplerin yanında dolaşarak ibadet ve ilim öğrendi.
Son bulunduğu şeyh vefat etmeden önce ona: “Bir peygamber daha kalmıştır, hiçbir peygambere uyanlar ona uyanlardan üstün olamayacak; o Arap topraklarında çıkacak, sırtında peygamberlik mührü olacak ve hediye kabul edip sadaka almayacak. Ona kavuşursan iman et!” dedi. Selmân yolda rastladığı Kelb kabilesinden Araplar tarafından köle olarak satılıp Medine'ye getirildi; bir kadın onu satın aldı.
Medine'de Peygamberimizin geldiğini duyunca hemen yanına koştu; hurma verip “sadaka” dediğinde Peygamberimiz “Buna ihtiyacım yok, götür Müslümanlar yesin” buyurdu, ikinci defa “hediye” diyerek getirdiğinde ise kabul edip beraber yediler. Sonra sırtındaki mührü görüp tanıdı ve iman etti. Eski arkadaşlarının (râhiplerin) âkıbetini sorduğunda önce “Onlar ateştedir” buyurulması üzerine büyük bir üzüntüye kapıldı; bunun üzerine Bakara sûresinin 62. âyeti nâzil oldu ve Allah'a, âhirete îmân edip sâlih amel işleyenlerin -hangi millettten olurlarsa olsunlar- kurtuluşaereceği bildirildi. Selmân bunu duyunca: “Sanki sırtımdan bir dağ kaldırıldı” dedi.
Sohbetlerinden
“İlim çoktur fakat ömür kısadır. O hâlde önce dinde zaruri lâzım olan ilimleri öğren!” “Üç şey beni devamlı ağlatır: Birincisi Rasûlüllah'ın vefâtı, bu ayrılığa dayanamadım. İkincisi kabirden kalktığımda hâlimin ne olacağını bilmediğim için. Üçüncüsü hesaba çekildiğimde Cennetlik mi Cehennemlik mi olduğumu bilemediğim için.”
Bir deve yükü nafaka satın aldığında “Bu kadarını bitirecek ömrün var mı?” diyene: “Nefis nafakasını aldığında insan rahat olur, ondan sonra başka bir şey düşünmeden Allah'ın zikriyle meşgul olabilir” buyurdu. Arkasından yürüyen birine: “Bu hâl sizin için hayırlı, fakat benim için fenadır” diyerek kimsenin arkasından yürümesini istemezdi.
“Bir zenginle arkadaş olduğunda, onun yanında değerini düşürmek istemiyorsan kendisinden bir şey isteme; çünkü istemek insanın yüzünde siyah bir lekedir.” “Farzları tam yapmadan nafilelerle derece yükseltmeye çalışan, sermayesi elinden çıktığı hâlde kâr peşinde koşan tüccara benzer.”
Ölüm döşeğinde ağlayınca sebebini soranlara: “Dünyadan ayrıldığım için değil; Rasûlüllah 'Dünyadan ayrılırken sermayeniz bir yolcunun azığından fazla olmasın' buyurmuştu, işte buna ağlıyorum” dedi — oysa vefat ettiğinde bıraktığı malın kıymeti on dirhem civarındaydı.
“Dünyada Allah için tevazu ediniz; tevazu sahiplerini Allah kıyamet günü yüceltir.” “Cehennemin zulmeti ve azabı, dünyada insanların kendilerine ve başkalarına yaptıkları zulümdür.” Peygamberimiz onun hakkında: “Dört kişi fazilette öne geçmiştir: Ben Arapları, Süheyl Rumları, Selmân Farsları, Bilâl Habeşîleri geçmişiz” buyurmuştur.
Menkıbelerinden
Vefatına yakın hanımına, odasına misk sürülmesini istedi, “çünkü insan ve cin olmayan melekler yanıma gelecek” dedi. Az sonra odadan “Es-selâmu aleyke ey Allah'ın velîsi ve Rasûlüllah'ın arkadaşı” diyen bir ses duyuldu; içeri girildiğinde ruhunu teslim etmiş, yatağında uyur gibi yatıyordu.
Bir yolculukta misafiriyle acıkınca bir geyik ile bir kuşu yanına çağırmış, ikisi de hiç kaçmadan gelmiş; “Bu kimse misafirimdir, sizi ona ikram etmek istiyorum” demiş, hayvanlar itiraz etmeden kesilmiştir. Hayret edene: “Bunda şaşılacak bir şey yok, Allah'a itaat edip günah işlemeyen kimseye her şey itaat eder” buyurmuştur.
Hazreti Ömer zamanında İran'ın fethine katılıp Medâyin'e vali tayin edildiğinde makam onda hiçbir şey değiştirmedi. Şam'dan gelen biri, üstündeki eski elbiseden onu hamal zannedip yükünü taşıttırdı; “O bizim valimiz!” diyenlere aldırmadan yükü taşımaya devam etti.
Eve girdiğinde gördüğü fazla eşyayı, hizmetçiyi ve süslü örtüleri geri gönderdi: “Halîlim bana bir yolcunun ihtiyacından fazlasını bulundurmamamı, evimde nikâhlı eşimden başka kimse bulundurmamamı tavsiye etti” dedi. Hazreti Âişe: “Selmân geceleri Rasûlüllah ile bizden fazla kalırdı” buyurmuş; Peygamberimiz de: “Allah'ın bana sevdiğini bildirip sevmemi emrettiği dört kişiden biri Selmân'dır” buyurmuştur.
Muhâcirlerle Ensâr arasında “Selmân Muhâcirlerden mi Ensârdan mı?” tartışması çıkınca Peygamberimiz: “Selmân bizdendir, Ehl-i beyttendir” buyurdu. Hazreti Ali de onun için: “Selmân-ı Fârisî, evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini öğrenmiş, bitmez tükenmez bir denizdir” demiştir.
