Ahmet BOZDOĞANLI
Almanak 2007-2008, Eylül 2008 sayısından.
Osmanlı’da Ramazan-ı Şerif hazırlıkları üç ayların başında; bir başka deyişle Receb-i Şerifle başlardı. Üç aylar ile birlikte bütün Müslümanlar yeni bir ruh muhasebesine ve maddi - mânevî Ra-
mazan hazırlıklarına başlardı. Bir Batılı araştırmacının da vurguladığı gibi özellikle Şaban-ı Şerifin on beşinde ihya edilen Berat Kandili sonrası, bu durum gözle görülür bir hâle gelirdi. Bir başka ifade ile Müslümanlar yeni yeni mânevî ufuklara yelken açarlar; imân, irşad ve irfan hizmetlerinde fedakârlık ve sadakat numûneleri olurlardı.
Tövbe ve istiğfarla başlayan ve zikirle devam eden mânevî temizlik; sultan saraylarından en mütevazı eve, iş yerlerinden ibâdethânelere varıncaya kadar her yeri süpürme, tahtaları fırçalama, halıları silkme, böceklere karşı tütsü yakma, gezici hallaçlara döşeklerin pamuğunu attırma gibi büyük bir temizliğe girişilirdi. Sanki cemiyeti daha çok pir-ü pâk olma hâlet-i rûhiyesi kaplardı. Hazırlıklar, önceden yapılması gereken yiyecek alış verişlerini de kapsardı. Çünkü Ramazan-ı Şerifler en çok ve en kaliteli gıda maddelerinin tüketildiği ve tasadduk edildiği bir aydı. Kiler ve ambarlar çeşit çeşit yiyeceklerle doldurulurdu. Özellikle peynir, reçel, bal, zeytin, zeytinyağı, pastırma, sucuk, un, şeker vb. gıda maddeleri Ramazan-ı Şeriften önce alınırdı. Memur ve askerler başta olmak üzere resmî devlet vazifelilerinin bu konuda maddi sıkıntı çekmemeleri için hem maaşlarının bir bölümü Ramazandan önce veriliyor; hem de Ramazanda “Bayramiyye” ya da “Ramazaniyye” adı ile bunlara çift maaş veriliyordu. Ramazan münasebetiyle sivil ve askerî vazifelilere birer aylık ikramiye verilmesi hazinede bulunan mâlî müzayaka sebebiyle zaman zaman imkânsız hale geliyordu. Bu durumda bile devlet bazı maddî zararları göze alarak, Devlet-i Âliye-yi Osmaniye için çalışanlara “Ramazan’dan evvel bir maaş verilebilmesi için hazinede mevcut Osmanlı tahvillerinden kâfi miktarının satılması ve yahut rehin verilmesi” gibi riskli ekonomik kararlar bile alabilmişlerdi. Bu da mümkün olmazsa (Sultan II. Abdülhamîd’in çoğu zaman yaptığı gibi) bazı vazifelilerin Ramazaniyyesi bizzat Padişah tarafından “ceyb-i hümayundan” Ramazan atiyyesi olarak ödenecekti.
RAMAZAN’IN DUYURUSUNU ME-ŞİHAT YAPARDI
Ramazan-ı Şerifin başladığı İstanbul’da “İstanbul Kadısının ilanı” ile Ramazan-ı Şeriften önce duyurulurdu. Ramazan hilâli görülemezse, “tekmil-i selâsîn” ile yani Şaban ayı otuza tamamlanarak Ramazan-ı Şerife başlanırdı. Özellikle Edirne ve Bursa gibi büyük şehirlerin kadı (molla) ve bostancıbaşı’larından “hilalin görünmesi” ile alakalı bilgiler alınır ve ondan sonra durum önceleri İstanbul Kadılığı, on dokuzuncu yüzyıl sonrasında da Meşihat tarafından tüm Müslümanlara duyurulurdu. Ayrıca Kadir Geceleri ve Ramazan Bayramları da bu şekilde duyurulmakta idi. Hava sisli ve bulutlu olduğu zamanlarda da , “tekmil-i selâsîn” uygulaması yapılıyor, ay otuza tamamlanıyordu. Ramazan Bayramının tespitinde de aynı metod izlenmekte idi. Hilâlin farklı görülmesi sebebi ile, nadir de olsa bazı Osmanlı şehirlerinde Ramazan Bayramlarının belirlenmesi hususunda bazı sıkıntılar da yaşanmıştı. 1791’de İstanbul’da Ramazan-ı Şerifin çarşamba gününden başlayacağı tesbit edilmiş, ancak taşrada hangi gün başlayacağının da bilinmesi için; Bursa, Edirne, Bolu ve Ziştovi Kadılarına bir yazı gönderilmişti. Bu yazıda kadılardan bu şehirdeki Müslümanların “oruca hangi gün başladıklarının bildi-
rilmesi ve hilal görülmüş ise sıhhat ve hakikati üzerine ilamıyla beraber şahitlerinin İstanbul’a gönderilmesi” istenmişti. 1793’te ise İstanbul ile Gelibolu’da hilâlin birer gün ara ile görülmesi nedeni ile, Ramazan’ın ilk gününün ve Bayramın doğru olarak takrir ve takvim edilmesi için, Gelibolu’dan rü’yet-i hilâlin sübûtuna dair hüccet ve şahitler istenmişti. İstanbul, hüccet ve şahitlik işine çok önem veriyor, gelen delil ve şahitler tekrar tekrar değerlendiriliyor ve dinleniyordu. Bu iş için İstanbul’a gelenlerin tüm masrafları da İstanbul tarafından karşılanıyordu. 1790’da ilginç bir hadise yaşanmıştı. İstanbul’da Ramazan’ın salı günü, Kütahya’da ise pazartesi gününden başlaması gerektiği, hilalin bu şekilde görüldüğü belirtilerek ne yapılacağına dair yazılan bir takrire devrin padişahı “bu iş benim müdahale edeceğim şey değildir” diyerek karışmamıştı. Ancak 29 Kasım 1902’de Sultan II. Abdülhamîd muhtemelen bu konuda bir kargaşa çıkmaması için “Hilal’in görülememesi üzerine Ramazan ayının Dârü’l-Hilâfetü’l-Âliye tarafında ilan edilen günde başlayacağını” duyurmuştu. Rü’yet-i hilal bir şehirde şahâdetle sabit olduğu zaman, Ramazan Bayramı ilanı için üç gün o şehrin kalesinden top atılıyordu. Leb-i derya ve kale olmayan mahallerde Ramazan ve bayramlarda top atılabilecek yerlerin belirlenmesi, şehrin mülkî ve askerî yöneticilerine bırakılmıştı. İstanbul’da “Bayram günlerinde top atılması Merâsim-i Saltanat’tan kabul edildiği için” top atışlarına Ramazanın sonuncu günü ikindiden başlayarak üçüncü gününe değin devam ediliyordu. Her gün lazım gelen yerlerden beşer adet top atılarak Ramazan-ı Şerife olan sevginin gösterilmesi için Sultan III. Selim altı adet ferman yayınlamıştı. İstanbul’da Ramazan topları Bâb-ı Âli’ce açıklanan muhtelif yerlerden, iftar ve sahur vakitlerinde sürekli atılmakta idi. Bunlar arasında Anadolu Kavağı, Rumeli Kavağı (Boğazkesen), Göksu Yenicesi, Yedikule ve Kızkulesi özellikle meşhurdu. Ayrıca yirminci yüzyıl başlarında, Ramazan Bayramının hangi gün olacağının gazetelerle ilan ettirilmesi iradesi de çıkmıştı.
HUZUR DERSLERİ SARAYA HUZUR VERİRDİ
Ramazan-ı Şerifin en önemli faaliyetlerinden birisi de şüphesiz ki; Müslümanların irşad ve ikazı faaliyetleri idi. İlk ikaz ve irşad faaliyetleri ulema tarafından “Huzur Dersleri” adı ile saray’da bizzat padişahın huzurunda yapılırdı. Padişahın huzurunda devrin en seçkin âlimleri Kur’an-ı Kerîm’den devrin problemlerine uygun âyet-i kerimeleri tefsir etmekte idiler. Her yıl Ramazanda padişah huzurunda okunacak tefsir derslerinde bulunması lazım gelen mukarrir ve muhatib efendilerin isimlerini hâvi liste, Meşihatça padişaha takdim edilerek bu derslere katılacak âlimler belirleniyordu. Bu âlimler yanında Ramazan ayında sarayda Kur’an-ı Kerîm kıraat edecek, yani mukabele okuyacak hocaların listesi de her yıl padişaha sunuluyordu. Ayrıca Ramazan’da haremlik ve selâmlık dairelerinde bulunacak, oradakilere mukabele okuma yanında; Kur’an-ı Kerîm öğretecek ve okutacak, teravih namazı kıldıracak imam ve müezzinlerin isimleri de her yıl saraya takdim edilirdi. Bunun dışında başta Ayasofya, Sultan Ahmed, Bayezid, Süleymaniye, Şehzadebaşı, Yeni Cami gibi selâtin camilerinde, Topkapı, Dolmabahçe, Yıldız, Çırağan ve Beylerbeyi gibi büyük saraylarda güzide hafızlarca asırlardır sürdürülen
daimi Kur’an-ı Kerîm hatimleri de devam ediyordu. Hırka-i Şerif ve Valide Sultan Camilerinde de, her yıl Ramazan-ı Şerif ayında Buhârî-i Şerif hatimleri yapılarak insanımız başka bir mânevî iklime sokulmakta idi. Ramazan aylarında imsakten sonra Fatih Camii’nde yapılan günlük hatm-i şerifler gönülleri şad ediyordu. Osmanlı Arşiv belgeleri arasında hem Fatih Camii’nde, hem de Ayasofya Camii’nde hatim okuyan hoca efendilere duyulan minnet, gösterilen hürmet, verilen atiyye ve nimetlerle alakalı birçok belge bulunmaktadır. Hatta medrese talebeleri de bu konuda bizzat padişah tarafından mükâfatlandırılmaktaydırlar.
Ramazan’da İstanbul camilerinde vaaz ve nasihat edecek hoca efendiler Meşihat tarafından belirlenirdi. Bunlara normal maaşlarından ayrı olarak Padişah tarafından “atiye-i seniyye” adı ile yüklü bir ramazan maaşı verilirdi. Ramazan münasebetiyle camilerde halka vaaz etmek isteyen ve gerekli evsafı hâiz olmayan, ancak zarûret içerisinde olduğu anlaşılan şahıslara, vaaz için izin verilmiyordu. Fakat Ramazan-ı Şerife hürmeten sırf böyle mukaddes bir vazifeye talip oldukları için, yine de onlara Hazine’ce bir miktar para veriliyordu. Daha da ilginç olanı, vazifeye başladıktan sonra camilerde ahâliye “vaaz yerine mânâsız ve gülünç şeyler anlatan” vâiz ve kürsü şeyhlerinin vazifelerine son verildiği halde; onların bile parası Meşihatça ya da Padişahın ceyb-i hümayunundan ödeniyordu. Mart 1893’te Sultan II. Abdülhamîd’in emri ile, Ramazan ayının yaklaşması sebebiyle taşrada bulunan askerlere vaaz ve nasihat vermeye gidemeyecek olan yaşlı ve mazereti olan âlimlerin de, padişahın ihsanından yararlandırılmaları kararı alınmıştı. Ramazan ayında camilerde mukabele okuyan meşhur hafızların ücretleri ise; hükümetten verilmekte olan tahsisat yanında Evkaf’tan verilen paralarla karşılanıyordu.
Orduda irşat ve dinî hizmetlere de çok önem verilmişti. 1893 Ramazan-ı Şerifinde Beyoğlu kışlasında bulunan askerlere her sene Ramazan ayında imâmet ve nasihat etmekte olan zat, vilâyetine gittiğinden, yerine Saadeddin Efendi’nin görevlendirilmesi uygun bulunmuştu. Ayrıca her yıl Ramazanda asâkir-i şahâneye, teravih ve vakit namazı kıldırmak üzere talebe-i ulûm (medrese talebeleri) arasından seçim yapılarak, ehil olanlar ordugâhlara gönderilmekte idiler. Bunlar gittikleri yerde askerlere vaaz ve nasihat da yapmakta idiler. Ramazan’da padişahın daha sıkı korunması zarûreti sebebi ile “Ramazanda padişah maiyetindeki asker ve zabitana verilmekte olan vaazların kesilmesi dolayısı ile” Dersiam Trabzonlu Emin Efendi ve bazı müderrislerin, 18 Nisan 1890’da buna tekrar müsaade edilmesi için Sultan II. Abdülhamîd’e müracaat etmişler ve bu istek kabul olunmuştu.
CERR’İN HAKİKİ VECHESİ
Medrese talebeleri üç aylarda kendilerine verilen tatil haklarını memleketlerinde değil, Anadolu ve Rumeli’nin muhtelif yerlerinde irşad ve talim faaliyetleri ile geçiriyorlardı. Bunun karşılığı da halkın gönüllü yardımlarından oluşan ve “cerr” adı verilen küçük miktarda yardımları da kabul ederek, bunu yeni yılda kendi eğitim-öğretim giderleri için kullanıyorlardı. Cerr sisteminin hem talebenin yetişmesine, hem de yaygın eğitimin gerçekleş-
mesine büyük yardımları olmuştu. Birçok müderris bu sistem sayesinde derslerini açık alanda yapma, mahsulünü gösterme imkânına kavuşuyordu. Bir büyük İslâm âliminin de dediği gibi, bu sistem ile “ağaç dalından veriyordu”. Sistem, talebeler açısından da çok önemli idi. Böylece hem öğrendiklerini tatbik etme, bir nevi staj yapma imkânı elde ediyorlar; hem de halkı daha iyi tanıma imkânı elde ediyorlardı. Talebe, cerr faaliyeti ile gerek daha sonra yapacağı vazife açısından olsun, gerekse halkı tanıma açısından olsun bilgi ve tecrübe kazanması, halkla kaynaşması ve icâzet aldıktan sonra da toplum bünyesiyle en üst düzeyde imtizaç edebilme imkânlarına sahip oluyordu. Medrese talebelerinin gidecekleri yerler bizzat Meşihat tarafından belirleniyor, bunların bir listesi saraya da sunuluyordu. Özellikle Sultan II. Abdülhamîd bu medreselilerin faaliyetleri ile yakından alakadar olmuştu. Hatta bazı medreselilerin, Ramazan ayında tedrisat sonunda talebelere verilen maaşların farklı olmasından dolayı şikâyetlerini dikkate alarak; onlara verilen cerr arasındaki faklılığı gidermeye yönelik iânelerde bulunmuştur. 3 Mart 1893’de bir iradede “tahsil-i ilim için olmayıp üç aylar münasebetiyle cerr için İstanbul’a gelmek isteyen talebelere izin tezkeresi verilmesi”ni isteyen Sultan II. Abdülhamîd, 25 Kasım 1895’te; “Üç aylar münasebetiyle cerr için taşraya gidecek talebe-i ulûma verilmesi, usül ittihaz olunan mebâliğin i’tâsıyla sızlanmaya meydan verilmemesi”ni istemişti. Cerr için çıkan talebelere meccânen tren ve vapur biletleri verilmekte, gittikleri yerlerde serbestçe cerr almalarına (yardım toplamalarına) izin verilmekte, talebelere Meşihatça azık ve yol bedeli ödenmekteydi. 13 Mayıs 1886’da bizzat Sultan II. Abdülhamîd tarafından cerre gidecek olan talebelere verilmek üzere, Meşihata (Şeyhülislâmlığa) yüz bin kuruş gönderilmişti. Sultan II. Mahmud da; 10 Haziran 1811’de bir Hatt-ı Hümayun ile “cerr için azimet eden talebe-i ulûmdan iki efendiye mümkün olan yardımın yapılması için, Selanik Müşîri ile Bosna’da bulunan Feyzi ve Mustafa Paşalara yazılı tavsiyede” bulunmuştu.
