Mehmet TALÛ
Almanak 2007-2008, Ekim 2008 sayısından.
Kur’an-ı Kerim’in inmeye başladığı, orucun tutulup Mü’minlerin ibâdet ve taatta yoğunlaştığı bir mânevî iklim, kültür ve geleneğimizde on bir ayın sultanı olarak anılan rahmet, mağfiret-bereket mevsimi ve dînî hayatımızda çok önemli bir yeri olan, orucuyla, namazıyla, zekât ve sadakasıyla ibâdet ve rahmet ayı Ramazan-ı Şerifi geride bırakmış bulunuyoruz.
“Ey şanlı Ramazan doymadık sana,
Elveda diyerek gidiyor musun?
Kadrini bilenler oldu ak ü pak.
Sendeki o nurun yoktur bir eşi,
Mü’minin kalbinde yanar ateşi.
Hasretle kalbimiz bir yıl yanacak,
Neylesem bilmem ki, neler söylesem,
Unutma bizleri olmaz mı desem,
Ey şanlı Ramazan ardından, ancak.”
Ebu Hureyre (Radıyallâhü Anh)den rivâyete göre Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz:
“Kim, imân ederek ve mükâfatını sadece Allâh-ü Teâlâ’dan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları mağfiret olunur.” buyurmuşlardır.1 Neticede felaha erdik, elhamdülillah. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
“Batıl inançlardan, kötü ahlâk-lardan iyice temizlenen, arınan ve Rabbisinin adını zikredip de namaz kılan kimse muhakkak felaha ermiş, korktuğundan emin, umduğuna nail olmuştur.”2
Şimdi bize düşen vazife, bu temizliğimizi muhafaza etmek ve kirlenmemeye çalışmaktır. Farzları yapmak, haramlardan uzaklaşmaktır. Kirlenirsek, yine yıkanırız, demeyelim. Çünkü ya nasib olmazsa!.. Sonra kirlenmemeye çalışmak, kirlenip temizlenmekten ve temizken tekrar yıkanmak da kirlendikten sonra yıkanmaktan daha faziletlidir ve daha kolaydır. Rabbimizin emirlerini muntazaman yerine getirip yasaklarından devamlı kaçınan Müslümanlar, daima bu şekilde tertemiz kalırlar. Aksine hareket edenler yani farzları terk edenler ve haramları işleyenler mânen ve maddeten kirlenirler.
Ramazan-ı Şerif ayında kazanılan güzellikler, yapılan ibâdetler bir kenara atılmamalıdır. Çünkü yukarıdan beri izah etmeye çalıştığımız tezekki yani arınmak ve Ramazan ayında ıslah edilen ruhlarımızın hastalıksız devam etmesi, Ramazan ayından sonra da bizim kulluk yolunda bulunmamıza bağlıdır. Biz ibâdet etmeye devam ettikçe ruhlarımız hastalık yüzü görmez. Bu ne gibidir bilir misiniz? Hastanın birisi bir hekime başvurur, hekim muayene eder ve der ki: “Sen şunu yer, bunu yemezsen, şöyle yatar böyle kalkarsan, şu ilaçlara da devam edersen hastalık geçer, rahat edersin. Fakat ne vakit bunları bırakırsan, hastalık yine gelir.” Şimdi, doktordan bu nasihati dinleyen adamın hastalığı geçer geçmez, bu ilacı bırakması, perhizi bozması uygun mudur? Bunu aklı başında olan bir kimse yapar mı? İşte Ramazan ayında ibâdetle nefsini ıslah eden bir kimse de böyledir. Cenâb-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerîm’de buyurduğu gibi onun kendisine ölüm gelinceye kadar ibâdet etmesi lazımdır. Cenâb-ı Hakk’a belirli bir zaman için itaat etmek kâfi değildir.
Bir ay boyunca, Allâh-ü Teâlâ’nın emir ve yasaklarına uyarak, olanca gücümüzle ibâdet ve taatte bulunmaya çalıştık. Tabir caiz ise, akülerimizi şarj ettik, iyice doldurduk. Şimdi bize düşen, akülerimizin deşarj olmaması yani boşalmaması için vazifelerimizi, ibâdetlerimizi muntazaman yapmaya çalışmaya devam etmektir. Tıpkı bir araba gibi. Çalıştığı sürece aküsü deşarj olmaz, yani boşalmaz. Ama çalışmaz, bir kenarda durursa, günün birinde mutlaka boşalır.
Bu bakımdan şu hususu iyice tesbit etmemiz ve bilmemiz şarttır: Gerçek Müslüman’ın hâli, işi, gücü, ibâdeti, taati, nefsi ile olan mücadelesi Ramazan ayı içinde ne ise; Ramazan ayının dışında da bunlar yine aynıdır. Ramazan ayı, ibâdet mevsimidir de, diğer aylar isyan mevsimi mi? Bu sebeple Ramazan ayından sonra bunları terk etme veya ihmal etme diye bir şey yoktur. Bunun için, Ramazan ayındaki ibâdet ve taata devam edişimizde bir eksilme olmasın. Her zaman Allâh-ü Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmek lazımdır. Çünkü Müslümanlık, mevsimlik bir elbise değildir ki, belli bir ay gelince giyilsin, o ay çıkınca da çıkarılsın. Müslüman, yaşadığı sürece dinin emir ve yasaklarına uymak mecburiyetindedir. Bu hususta Cenâb-ı Hakk:
“Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibâdet et”3 buyurmaktadır.
Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz de bir çok hadîsi şeriflerinde ibâdete devamı teşvik etmiştir. Hz. Aişe (Radıyallâhü Anha) validemizden rivâyete göre, Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimize: Amellerin hangisi Allâh-ü Teâlâ’ya daha sevimlidir? diye sorulunca, (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz:
“Az da olsa, en devamlı yapılandır.”4 buyurmuştur.
Anlaşılıyor ki, daimi surette yapılan az ibâdet, bir müddet sonra kesilen çok ibâdetten daha hayırlıdır. Çünkü daimi surette yapılan ibâdet, az bile olsa Allâh-ü Teâlâ’ya itaat, zikir, murakabe, niyet ve ihlası devam ettiriyor demektir. Bu devam sayesinde az amel, devam etmeyen çok ameli kat kat geçer ve daha etkili,
daha tesirli olur. Bir varil suyu, bir beton üzerine birden boşaltsanız, o beton üzerinde kalıcı bir etkisi, tesiri olmaz. En fazla tozunu-toprağını giderebilir. Fakat o varil suyu iki metre yukarıya asıp, altından bir delik delseniz, o delikten beton üzerine düşen damlalar, düştüğü yerde mutlaka kalıcı bir etki, kalıcı bir tesir yapar. İşte ibâdetler de aynen böyledir. Az da olsa devamlı yapılan ibâdetler mânevîyatımız, ruhumuz üzerinde daha etkili, daha tesirli olurlar.
Binaenaleyh, yalnız Ramazan ayı gelince camilere koşmakla iş bitmez. Buna bayramdan sonra da devam etmeli ki, yüreklerimiz parlaklığını, ruhumuz yüksekliğini muhafaza etsin. Sadece Ramazan Müslümanlığı yapan, kulluğunu Ramazan ayına tahsis eden, Ramazan ayı çıktıktan sonra: “Allah’a ısmarladık namaz, Kur’an-ı Kerim, cami. Ben tam on bir ay istirahatlıyım. Arada sırada Cuma ve bayramlarda seni ziyarete gelirim!” kabilinden Müslüman olanlara derim ki: Allah’a karşı vazifelerimizi yapmak sadece Ramazan ayına mahsus değildir. Allah ve Resûlü’nün emirleri sadece Ramazan ayına tahsis edilemez. Onlar hayatımız boyunca tatbik edeceğimiz ilâhî düsturlardır.
O halde ibâdetlerimizi Ramazan ayı çıktı diye kesivermeyelim. Allah’ın verdiği sağlık ve rızık gibi sayısız nimetlerinden her an ve her zaman yararlandığımıza göre, O’na olan şükür ve kulluk borcumuzu da her zaman yerine getirmek zorundayız. Esasen kul olduğumuza göre ve ölünce O’nun huzuruna varıp rahmetini ve cennetini isteyeceğimize göre ibâdetlerimize devam etmekten daha normal bir şey olamaz.
Şevval ayındaki altı gün orucu sakın ihmal etmeyelim. Ramazan-ı şerif ayından sonraki Şevval ayında altı gün oruç tutmak müstehabtır.5 Çünkü Ebû Eyyüb el-Ensarî (Radıyallâhü Anh) den rivâyete göre Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz:
“Her kim Ramazan orucunu tutar, sonra peşinden Şevval ayından da altı gün oruç tutarsa, bütün sene oruç tutmuş gibi olur.” buyurdu.6
Hadîsi şerif, Ramazan orucundan sonra Şevval ayında altı gün daha nafile oruç tutmayı teşvik etmektedir. Böylece, bir yıllık oruç tutmanın sevabı vaad edilmektedir. Bunu her sene yapan da, ömür boyu oruç tutmuş sevabı kazanmış olur. Ramazan orucundan sonra Şevval ayında da altı gün oruç tutmakla, bütün sene oruç tutmuş gibi mükâfat verilmesi, yapılan ibâdet ve taatler on misli katlandığı içindir. Çünkü Cenâb-ı Hak:
“Her kim hayırlı bir işle gelirse, kendisine onun on misli sevab vardır.” buyurmaktadır.7
Öyle ise, Ramazan ayında tutulan oruç, on ay yerine geçer. Altı günün on misli de altmış gün, yani iki ay olur. Neticede bu şekilde oruç tutan kimse, bütün sene oruç tutmuş gibi sevab kazanır. Nitekim Sevban (Radıyallâhü Anh)den rivâyete göre Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz, bu durumu şöylece ifade buyurdu:
“Ramazan ayı orucu, on aya karşılıktır. Şevval’in altı günü
de iki ay oruca karşılıktır. Bunların tamamı bir yıl eder.”8
Bu orucun meşru kılınmasındaki sır şudur: Ramazan ayının peşindeki bu oruç, farz namazların peşinden kılınan sünnet namazları gibidir. Nasıl ki bu sünnetler, farzlarda olması muhtemel kusurları telâfi ediyorsa, Şevval ayında tutulan oruç da Ramazan orucunda bulunması muhtemel kusurları telâfi eder. Ayrıca oruç ibâdetinden usanılmadığı da ifade edilmiş olur.
Şevval ayında tutulacak olan bu oruç, ara vermeden peş peşe tutulabilir. Fakat haftada iki gün, meselâ pazartesi-perşembe olmak üzere ayrı ayrı tutmak müstehabtır.9
Yapmış olduğumuz ibâdet ve taatlerimizin kabulünü şu geri kalan ömrümüzü kâmil imân ve o imânın gereği olan sâlih amelle birlikte sıhhat, afiyet ve ferahlık içerisinde geçirilmesini ve daha birçok Ramazan’lara, bayramlara kavuşmamızı Cenâb-ı Hakk’tan duâ ve niyaz ederiz.
- DİPNOT -
1 - Buharî, İman: 28, Leyletu’l-Kadr: l, Savm: 6; Müslim, Sıyam: 3, 20, Müsafirin:175; Ebu Davud, Ramazan: l, Savm: 57; Tirmizî, Savm l, Cennet: 4; Nesaî, Sıyam: 39; İbn-i Mace, İkame:173; Sıyam:2, 33; Darimi, Savm:44, A.b.Hanbel, 2/232
2 - A’la Sûresi: 14-15
3 - Hicr Sûresi:99
4 - Buharî, Rikak:18; Müslim, Müsafirin:216-218; Ebu Davud, Tatavvu:27; Neseî, Kıyamü’l-leyl:19; İbn-i Mace, Zühd:28; A.b.Hanbel:2/250
5 - Alemgir, el-Fetavai-Hindiyye, 1/201
6 - Müslim, Sıyam: 204; Ebu Dâvud; Sıyam: 58; Tirmizî, Savm: 52; İbn-i Mâce; Sıyam: 33; A.b.Hanbel, 3/308, 324, 344, 5/417,419; Darimî, Savm: 44
7 - En’am Sûresi: 160
8 - Beyhekî, Şuabu’l-İman; 3/349; No:3735
9 - Alemgir, el-Fetavai-Hindiyye, 1/201
