ArifanKitap

Seyyidünâ ve Mevlânâ Muhammed'ür-Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

Seyyidünâ ve Mevlânâ Muhammed'ür-Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

Altın Silsile kitabından, Silsile-i Aliyye büyüklerinin hayatı.

Allah-u Te'âlâ'nın bütün insanlar arasında, her bakımdan en üstün, en güzel, en şerefli olarak yarattığı ve bütün insanlara peygamber olarak seçip gönderdiği, son ve en üstün peygamberdir. Her şey O'nun hürmetine yaratıldı. Allah-u Te'âlâ bütün Peygamberlere ismi ile hitap ettiği hâlde, O'na Habîbim (sevgilim) diyerek hitap etmiştir. Bir hadîs-i kudsîde: “Sen olmasaydın, sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım!” buyurdu.

Bütün Peygamberler, kendi zamanında, kendi memleketinde, kendi kavminin hepsinden üstündür. Peygamberimiz ise, her zamanda, her memlekette, dünya yaratıldığından kıyamet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların her bakımdan en üstünüdür.

Allah-u Te'âlâ her şeyden önce Peygamberimiz'in nûrunu yarattı. Ashâb-ı Kirâm'dan Abdullah bin Câbir (Radıyallâhu Anh), “Yâ Rasûlüllah, Allah'ın her şeyden evvel yarattığı şey nedir?” diye sorunca Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Her şeyden evvel senin Peygamberinin, yani benim nûrumu kendi nûrundan yarattı. O zaman ne Levh, ne Kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne insan, ne de cin vardı.” Âdem (Aleyhisselâm) yaratılınca alnına Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz'in nûru kondu; bu nûr babadan oğula, temiz analardan geçerek nihayet asıl sahibine ulaştı.

Peygamberimiz, hicretten 53 sene evvel Rebî‘ül-evvel ayının on ikinci pazartesi gecesi, sabaha karşı Mekke'de doğdu (miladi 571). Doğmadan birkaç ay önce babası Abdullah, altı yaşındayken de annesi Âmine vefat etti; bu sebeple kendisine “Dürr-i Yetîm” (yetimlerin incisi) denildi. Sekiz yaşına kadar dedesi Abdülmuttalib'in, ondan sonra amcası Ebû Tâlib'in yanında büyüdü. Yirmi beş yaşında Hadîcetü'l-Kübrâ ile evlendi. Kırk yaşında Peygamber olduğu bildirildi, elli iki yaşında Mi'râc vukû buldu, 53 yaşında Mekke'den Medine'ye hicret etti ve hicretin on birinci yılında Rebî‘ül-evvel ayının on ikinci pazartesi günü, 63 yaşında iken vefat etti.

Peygamberimiz Kureyş kabilesinin Hâşimoğulları kolundandır. Dedesi Abdülmuttalib'in alnında Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in nûru parladığından Kureyş kavmi onunla bereketlenirdi; oğlu Abdullah'ı da bu nur sebebiyle en çok severdi. Abdullah babasına: “Babacığım, her nereye gitsem belimden bir nûr çıkıyor, toplanıp başımın üstünde bulut gibi duruyor, tekrar belime giriyor” deyince Abdülmuttalib: “Ey oğlum, sana müjdeler olsun ki insanların ve cinlerin Efendisi ve Peygamberi senin sulbünden gelecektir” demiştir.

Bazı Faziletlerinden

Peygamberimizin fazîletlerini bildiren yüzlerce kitap vardır; bunlardan bir kısmı şöyledir:

Mahlûklar içinde ilk olarak Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in ruhu yaratılmıştır. Allah-u Te'âlâ onun ismini Arş'a, Cennetlere ve yedi kat göklere yazmıştır. Onun ismini söylemekten başka vazifesi olmayan melekler vardır. Dünyaya geldiği zaman melekler tarafından sünnet edilmiş, beşiğini melekler sallamış, beşikte iken konuşmağa başlamıştır.

Üç yaşında iken, kırk yaşında Peygamberliği bildirildiği vakit ve elli iki yaşında Mi'râca götürülürken melekler göğsünü yarıp kalbini Cennet suyuyla yıkamışlardır. Önünden gördüğü gibi arkasından da görürdü; gözleri uyurken kalbi uyanık olurdu. Teri gül gibi güzel kokardı.

Büyük mucizelerinden biri Mi'râc'a götürülmesidir: Burak ile Mekke'den Kudüs'e, oradan göklere ve Arş'a götürülmüş, Allah-u Te'âlâ'yı baş gözü ile görmüş ve bir anda tekrar evine getirilmiştir. Bu mucize başka hiçbir Peygambere verilmemiştir.

İnsanlarda bulunabilecek bütün iyi huylar ona ihsan olunmuştur. Kırk yaşından evvel ve sonra, bilerek veya bilmeyerek hiçbir günah işlememiştir (masumiyet/ismet sıfatı). Rütbe ve saltanat değil, kulluk içinde peygamberliği tercih etmiştir: Kendisine dilerse taşları altına çevirecek bir melik-peygamberlik teklif edildiğinde üç kere “Kul olarak peygamberlik istiyorum” demiştir.

Başka peygamberler belli bir zamanda, belli bir memlekette gönderilmişken, o bütün insanlara ve cinlere, kıyamete kadar Peygamber olarak gönderilmiştir. Onu sevmek herkese farzdır: “Allah'ı seven, beni sever” buyurmuştur. Ehl-i beytini ve Ashâbının tamamını sevmek de vaciptir: “Ashâbıma düşmanlık etmeyiniz! Onları sevmek beni sevmektir” buyurmuştur.

Kabrinde, bilmediğimiz bir hayatla diridir; Kur'ân okur, namaz kılar. Dünyanın her yerinde kendisine salevât okuyan Müslümanların selâmlarını melekler işitip kabrine haber verir. Kıyamet günü kabirden ilk kalkacak olan odur; Livâü'l-Hamd adlı sancak elinde, önce kendi ümmetinin hesabı görülecek ve en önce sırattan geçip Cennete gireceklerdir.

Altı yerde şefaat edecektir: Makâm-ı Mahmûd ile bütün insanları mahşer bekleyişinin sıkıntısından kurtaracak, günahı çok mü'minleri Cehennemden çıkaracak, Araf'ta bekleyenlerin Cennete girmesine ve Cennettekilerin derecelerinin yükselmesine şefaat edecektir. Cennette bulunduğu makamın adı Vesîle'dir; Cennetin en yüksek derecesidir.

Bazı Mucizelerinden

Mucizeleri sayılamayacak kadar çoktur; meşhur olanlardan bir kısmı şöyledir.

En büyük mucizesi Kur'ân-ı Kerîm'dir. Bugüne kadar gelen bütün şair ve edipler onun nazmı ve mânâsı karşısında âciz ve hayran kalmış, bir âyetinin benzerini söyleyememişlerdir. Nice azılı İslâm düşmanının kalbi onu dinlemekle yumuşamış, îmâna gelmiştir.

Meşhur mucizelerinin en büyüklerinden biri de ayın ikiye ayrılmasıdır: Mekkeli müşrikler “Peygamber isen ayı ikiye ayır” deyince dua etti, Allah-u Te'âlâ ayı ikiye böldü; yarısı bir dağın, diğer yarısı başka bir dağın üzerinde göründü. Bazı gazâlarda susuzluk çekildiğinde elini suya sokmuş, parmakları arasından akan su ile yetmiş bin kişi ve hayvanları su ihtiyacını gidermiştir.

Kendisinden mucize isteyenlere karşı uzaktaki bir ağacı çağırmış, ağaç kökünü sürüyerek gelip şehâdet getirmiş, sonra yerine dönmüştür. Medine'de hutbe okurken dayandığı direk, minber yapılıp yanına gidilmeyince ağlamaya başlamış, sesi ancak sarılınca kesilmiştir: “Eğer sarılmasaydım, ayrılığımdan kıyamete kadar ağlayacaktı” buyurmuştur.

İki gözü kör bir adama abdest alıp belli bir dua ile Allah'a yalvarmasını öğretmiş, adam duayı okuyunca gözleri hemen açılmıştır. Amcası Ebû Tâlib çölde susadığında ayağının ökçesini yere vurmuş, su çıkmıştır. Kızı Fâtıma açlıktan benzi sararmış halde yanına geldiğinde elini göğsüne koyup dua etmiş, o andan itibaren Fâtıma hiç açlık duymamıştır.

Hilye-i Se'âdet

Peygamberimizin mübârek yüzü, bütün uzuvları ve sesi, bütün insanlarınkinden daha güzeldi. Yüzü bir miktar yuvarlaktı; neşeli olduğunda ay gibi nurlanırdı. Önünde olanları gördüğü gibi arkasındakileri de görürdü. Gözleri büyük, kirpikleri uzun, gözlerinin karası gayet siyahtı. Alnı açık, kaşları ince ve arası açıktı; hiddetlendiğinde iki kaşı arasındaki damar kabarırdı.

Burnu gayet güzel, orta yeri bir miktar yüksekti. Ağzı küçük değildi, dişleri beyaz ve ön dişleri seyrekti; konuşurken dişlerinin arasından nur saçılırdı. Sözleri gayet kolay anlaşılır, gönülleri alır ve ruhları kendine çekerdi; bazen iyi anlaşılması için üç kere tekrar ederdi.

Sesi kimsenin sesinin yetişemediği yere yetişirdi. Kolları etli, parmakları iriydi, avuçlarının içi genişti. Bütün vücudunun kokusu miskten güzeldi. Bedeni hem yumuşak hem kuvvetliydi; kolları, ayakları ve parmakları uzundu. Göğsü ile karnı bir hizada, göğsü genişti.

Ne çok uzun ne de kısa boyluydu; yanına uzun biri gelse ondan uzun görünürdü, oturduğunda omzu oturanların hepsinden yukarı olurdu. Saçları ve sakalı ne kıvırcık ne düz, hafif dalgalıydı; saçlarını bazen uzatır bazen kısaltırdı, saç ve sakalını boyamazdı. Bıyığını kısaltırdı, hususi berberi vardı.

Kırmızıya çalan beyaz benizli, gayet güzel ve sevimliydi. Güler yüzlüydü, tebessüm ederek gülerdi; kahkaha ile gülmez, yüksek sesle ağlamazdı, fakat Kur'ân işitince veya namazda gözlerinden yaş akardı. Misvakını ve tarağını yanından ayırmaz, saçını tararken aynaya bakar, geceleri sürme çekerdi.

Önüne bakarak süratle yürürdü; geçtiği yol, terinin misk ve çiçekten güzel kokusundan belli olurdu. Güzel huylarının hepsi kendisine Allah-u Te'âlâ tarafından verilmiş, sonradan kazanılmış değildi. Hiçbir Müslümana ismiyle lânet etmemiş, mübarek eliyle kimseyi dövmemiş; kendisi için değil ancak Allah için gücenmiştir. Ev içinde son derece yumuşak ve güler yüzlüydü; hastaları ziyaret eder, cenazelerde bulunur, çocukları kucağına alırdı, fakat kalbi dâimâ Allah ile meşguldü.

Kendisini ansızın gören kimseyi bir heybet kaplardı; öyle ki yumuşak davranmasaydı huzurunda oturmaya kimsenin gücü yetmezdi. Ama hayâsının çokluğundan kimsenin yüzüne dik dik bakmazdı. Zekât malı almaz, fakat hediyeyi kabul eder ve karşılığını kat kat fazlasıyla verirdi.

Vedâ Hutbesi

“Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha birleşemeyeceğim.

İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir; her türlü tecavüzden korunmuştur.

Ashâbım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin.

Ashâbım! Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır; lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Cahiliyet devrinden kalma kan davaları da tamamen kaldırılmıştır.

Ey insanlar! Bugün şeytan şu topraklarınızda yeniden tesir ve hâkimiyet kurma gücünü ebediyen kaybetmiştir. Fakat küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir; dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!

Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah emaneti olarak aldınız; sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır.

Ey Mü'minler! Size bir emanet bırakıyorum ki, ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız: Allah'ın kitabı Kur'ân-ı Kerîm. Müslüman müslümanın kardeşidir ve böylece bütün müslümanlar kardeştir.

Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız da birdir; hepiniz Âdem'in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Allah yanında en kıymetliniz, takvası en çok olanınızdır; Arabın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takva iledir.

Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?” Ashâb-ı Kirâm: “Allah'ın dinini tebliğ ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve nasihatte bulundun, diye şehâdet ederiz” dediler. Bunun üzerine Rasûlüllah Efendimiz mübarek şehâdet parmağını kaldırıp cemaate çevirerek: “Şahid ol yâ Rab! Şahid ol yâ Rab! Şahid ol yâ Rab!” buyurdu.

Peygamberimiz bu hutbeyi okuduğu gün, Mâide sûresinin “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım, size din olarak İslâm dinini seçtim” meâlindeki âyeti nâzil oldu. Bu âyet okununca Hazreti Ebû Bekir ağlamaya başladı; sebebini sorduklarında: “Bu âyet, Rasûlüllah'ın vefâtının yakın olduğuna delâlet ediyor, onun için ağlıyorum” buyurdu.