Müsebbeatı Aşere Hakkında Kısa Bir Bilgi
5 (100%) 5 Oy

Müsebbeatı Aşere Hakkında Kısa Bir Bilgi

İbrahim Teymî Hz. buyuruyor ki:

Bir gün, Kâbe’nin bir kö­şesinde zikir ve tesbih ile meşgul iken bir zât yanıma gelerek, bana selâm verdi ve sağ tarafıma oturdu. Ömrümde böyle güzel yüzlü, te­miz giyinmiş, beyaz tenli ve güzel kokulu bir insan görmemiştim.  Benim yanıma gelir gelmez, bu zat ismimle konuşmaya başlamıştı.

O zat: “Yâ İbrahim Tevmî! Size emanet vermek isterim, kabul eder misiniz?” buyurdu.

Ben de: “Duydum ve kabul ettim” dedim.

Adının Hızır (a.s.) olduğunu söyleyen bu zat devamla: “Bu emanetin adı: Müsebbiat-ı Aşere’dir. ‘Yedili on dualar’ demektir. Bunu size talim ve telkin edeyim” diyerek, okumaya ve faziletlerini saymaya başladılar.

Hızır (a.s.) Müsebbiat-ı Aşere’nin faziletini şöyle sıraladılar:

  1. Her kim, bu duayı okursa, Cenab-ı Hakk’ın manevi himayesine, sonsuz keremine mazhar olur.
  2. Bu duayı okuyanlar, ahiret azabından korunur.
  3. Bu duayı okuyanların, yanlarına şeytan yaklaşamaz.
  4. Bu duayı okuyanların, günleri günahsız geçer.

Hızır (a.s.): “Eğer kalbinde şüphe varsa, Resûlûllah’a sor. Benim adım; Hızır’dır” diyerek, yanımdan ağır ağır ayrıldılar. Bu açık görüşme olayı, bende oldukça büyük bir tesir bıraktı.

İbrahim Teymî Hz. bunun devamını şöyle anlatıyor:

Hızır (a.s.) ile görüşeli epey olmuştu. Resûlûllah (s.a.v)’i rüyada görmeyi pek arzulamıştım. Bir gece çok garipsemiş olarak yatmıştım. Semavatta uçuşan melekleri gördüm. Her melek yeryüzüne iniyor, nur gibi olanları alıp, sonradan “cennet-ül mev’a” olduğunu öğrendiğim yere taşıyorlardı. İçlerinde ben de vardım. Daha öyle olaylar ve çok acâibat gördüm ki, dil ile tarif olunmaya, güç yetmez.

Bu uçuşan meleklere dedim ki: “Ey melekler! Bu dil ile tarife gelmeyen makamlar, kimler için hazırlandı?”

Melekler: “Ey has kişi! Buraya senin gibi amel edenler ve ‘Müsebbiat-ı Aşere’ okuyanlar gireceklerdir. Bunlar cennetin sayısız nimetlerinden, meyvelerinden yiyecektir, kana kana Kevser Havuzu’ndan içeceklerdir” dediler.

Ben meleklerle konuşurken, birde baktım ki, karşımda her tarafı ve göğü kaplamış bir nur göründü. Bu büyük nurun içinde, yaradılışın nuru, Seyyid-i Kâinat Resûlûllah Efendimiz (s.a.v.) vardı.

Resûl-i Ekrem, yanında şarkı garbı dolduracak genişlikte, yetmiş saf melâike ve yetmiş Peygamber olduğu hâlde yanımıza gelerek bana selâm ver­di ve elimden tuttu.

“Yâ Resûlûllah! Hızır (a.s.) bana Müsebbiat-ı Aşere’yi öğretti ve sizden duyduğunu söylediler” dedim.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Yâ İbrahim Teymî! Hızır’ın benim tarafımdan söylediklerinin hepsini tasdik ederim. O, yeryü­zünün en âlimlerindendir. Allah-ü Teâlâ’nın yeryüzünde askerlerinden sayılır” buyurdular.

“Yâ Resûlûllah! Her kim Müsebbiat-ı Aşere’yi okursa, o has kişilerden olur mu? Bu dualara devam ederse, o sevap ve hasene hep verilir mi?” dedim.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Beni hak Peygamber olarak gönderen Allah’a (c.c.) yemîn ederim ki, her kim bu duaları okursa, Al­lah ona bu mükâfatları verir. Bütün günahlarını bağışlar. Allah’ın kahrı gazabı kaldırılır. Allah, bu duayı okuyan kişinin sol tarafındaki meleklere, bir sene günah yazmamalarını emreder. Bu duaları ancak saîd olanlar okur, şâkî ve asiler okumaktan kaçınır ve çekinirler” buyurdular.

İbrahim Teymî, bu rüyadan sonra dört ay yemeyen, içmeyen insanlara benzedi ve bir aşk-ı meşk içinde yaşadı.

İhyâ’u Ulûmi’d-Dîn – İmâm-ı Gazâlî


 

Müsebbe’ât-ı Aşere virdi hakkında İmâm-ı Cezûlî (Rahimehullâh) şöyle demiştir:

“Bu vird dünyevî ve uhrevî bütün ehvâlin (dehşet ve belâların) defi için hazırlanmış ve her musîbetin keşfi için tertip edilmiş çok mühim ehzâbdan (virdlerden sayılmış)dır.” (Ahmed es-Sâvî el-Mâlikî el-Halvetî, el-Esrâru’r-Rabbâniyye ‘ale’s-Selevâti’d-Derdiriyye, sh:8)

Fakîhlerin hâtimesi Ve Hâlid-i Bağdâdî (Kuddise Sirruhû) Hazretleri’nin hâlifesi olan İbni Âbidîn (Rahimeh ullâh) da şu beyanda bulunmuştur:

“Bu Müsebbe’ât, her gün kendisini okuyanları dünyâda ve haşir gününde bütün tehlikelerden kurtarır, bütün günahlarına keffâret (bağışlanma vesilesi) olur ve tüm âfetlerden korur.” (İbnü ‘Âbidîn, ‘Ukûdü’l-le’âli, 455-456)

 

 

Bir Cevap Yazın