Cemaat Ve Birlik

Cemaat Ve Birlik

Yakup YAZICI

Almanak 2007-2008, Ocak 2008 sayısından.

Muhtelif üstadlardan ders alıp, etrafında halka oluşturan, farklı meşreplere mensup cemaatler ve müntesipleri, Kur’an ve sünnet çizgisinde oldukları müddetçe “Büyük İslam Cemaati”nin birer parçasıdırlar.

Cemaat Nedir?

Cemaat; aralarında kan ve akrabalık bağı bulunmayan insanların, bir önder etrafında toplanarak birbirlerine inanç ve gönül bağıyla kenetlendikleri topluluğun adıdır.

Müminler bu manada, Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın imametinde birbirlerine sımsıkı bağlı bir cemaattir. Bu manevî zincirle kenetlenip Sevgili Peygamberimizin Sallallâhü Aleyhi Vesellem’in yolundan gidenlere “Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat” denir. Bundan dolayıdır ki Resul-ü Ekrem Efendimiz:

“Her kim cemaatten bir karış ayrılıp da ölürse, şüphesiz ki bir türlü cahiliye ölümü ile ölmüş olur” buyurmuşlardır.

Muhtelif üstadlardan ders alıp, etrafında halka oluşturan, farklı meşreplere mensup cemaatler ve müntesipleri, Kur’an ve sünnet çizgisinde oldukları müddetçe “Büyük İslâm Cemaati”nin birer parçasıdırlar. Onların ortak özellikleri birbirini sevmeleri, kendi aralarında şefkat ve merhametli, inanmayanlara karşı onurlu ve vakarlı olmalarıdır.

Üstadımız Mahmut Efendi Hazretleri Kuddise Sirruhu, diğer cemaat müntesipleri için sohbetlerinde: “Sakın Nurcu, Süleymancı demeyin. Süleyman Efendi’nin talebeleri, Said-i Nursî’nin talebeleri deyin” buyururlardı. Böylece İslâmî cemaat mensuplarının, birbirlerine daima muhabbet ve hürmetle davranmalarının lüzumunu beyan ederlerdi.

Ülkemizde var olan farklı cemaatler iftiraka (parçalanıp bölünmeye) değil, i’tilâfa (yakınlaşma ve kaynaşmaya) sebeptirler. Onlar iman bahçesinin çiçekleridir. Her birinin elvan ve rayihaları farklı olsa da, onları bitiren mümbit bahçe aynıdır. Hepsi de, aynı amaca farklı vasıtalarla hizmet eden, insanların gönüllerinde iman meşalesinin yanması için çalışan gönül erleridir. Hizmet gayeleri, hedefleri, evrâd, ezkâr ve tesbîhleri “Bir”dir.

Fırkalaşma Ve Bölünmenin Başlıca Sebepleri

“Resûlüllah Sallallahü Aleyhi Vesellem buyurdular ki:

“Tıpkı bir sofra üzerinde yemek yiyenlerin, birbirlerini çanaklarına davet ettikleri gibi, yeryüzündeki milletlerin de size karşı birbirlerine çağrışmaları yakındır.”

Orada bulunan bir kişi:

“Ya Resûlellah! Biz o gün sayıca az mı olacağız?”

Peygamber Efendimiz:

“Bilakis, siz o gün kalabalık olacaksınız. Fakat selin getirdiği yığıntılar gibi (parça parça) olursunuz. Yemin ederim ki Allah-ü Teâlâ sizin heybetinizi düşmanlarınızın kalbinden soyup alır (sizden korkmazlar), sizin kalbinize de vehin koyar.”

Yine orada bulunan bir kişi:

“Yâ Resûlellah! Vehin nedir?” diye sordu.

Peygamber Efendimiz:

“Dünya sevgisi ve ölümü istememektir” buyurdular.

Vahyin nurlu penceresinden günümüze bakan Sevgili Peygamberimiz mal, mülk, makam ve mevki sevgisinin, Müslümanlara âhireti unutturacağı bir zamanın geleceğini, kalplerindeki ahiret sevgisinin yok olacağını haber veriyor. Böylece Müslümanların bölük pörçük olacaklarını bildiriyor.

İlginçtir ki, Allah Resulü bu bölünüp parçalanmanın sebebini iki şeye bağlamıştır. Birincisi dünya aşkı ve sevgisi, ikincisi de ölümü istememek ve ahiret sevgisizliğidir. Bir kalbe giren dünya sevgisi, başta Allah sevgisi olmak üzere tüm rabbanî sevgilerin azalmasına sebeptir. Sevgisizlikten buğz, nefret ve kavga, bunlardan da ayrılık doğar.

Osmanlıda Tekke Devlet İlişkisi

Osmanlı Devletinin devam ve bekâ sebeplerini araştırdığımız zaman, temelinde Osman Gâzî’nin Şeyh Edebâlî Hazretlerinden aldığı edep ve feyzi görürüz. Osman Gazi ve Şeyh Edebâlî ile başlayan tekke ve devlet dayanışmasının, Emir Sultan ve Yıldırım Bayezîd akrabalığıyla gelenek halinde sürdüğü, Akşemseddin’in İstanbul’un fethinde ve Fatih Sultan Mehmed Han’a verdiği manevi destek ve gayretle devam ettiğini görüyoruz. Kanunî Sultan Süleyman’ın büyük âlim ve mutasavvıf Şeyhülislam Yahya Efendi’ye muhabbet ve bağlılığını biliyoruz.

Yavuz Sultan Selim Han Cennetmekân dünya hayatının çekişme ve mücadelelerini ve işin hakikatini ne güzel özetlemiş:

Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavgâ imiş.

Bir velîye bende olmak cümleden evlâ imiş.

Sultan I.Ahmed ve hanımının zamanın büyük velisi Aziz Mahmud Hüdâî’ye intisâb ettikleri tarihî bir gerçektir. Osmanlının askerî alanda zaferler kazanmasına sebep olan yeniçeriler, aynı zamanda Ehl-i Sünnet itikadından taviz vermeyen Bektaşî tekkesi mensubuydular.

Tarih boyunca tasavvuf ve tarikat erbâbı; insanların uğrunda kavgalar ettiği, fırkalara ayrılıp harbe tutuştuğu dünya metâ-ı ve sevgisini, insanların kalbinden çıkarmak için gayret sarf etmişlerdir. Onlar, kalplere Allah ve Resûlüllah aşkını, insan sevgisini yerleştirmişler, cemiyetin fertlerini kaynaştırmışlardır. Gönüller arasında nurdan köprüler kurmuşlardır.

Bugün bu sûfî anlayışa ne kadar da ihtiyacımız vardır. Camilerimiz, kalabalıkların toplandığı yer olmaktan ziyade, tek vücut cemaat olmanın tecellîgâhı olmalıdır. Toplanıp bir araya gelen, birbirinin yüzüne bakıp tebessüm etmeden dağılan kimselerin, selam vermeden, hal hatır sormadan ayrılan insanların oluşturduğu kalabalıklar, cemaat olmaktan uzaktırlar. Ayakkabısını bırakıp camiye giren ve namazdan sonra da ayakkabısını kapıp camiden uzaklaşan, dertleşmeyen, sohbet etmeyen kimseler, nasıl cemaat şuuruna sahip olabilir. İki cihan serveri Hz. Muhammed Mustafa Sallallahü Aleyhi Vesellem:

“Mü’minler birbirini sevmek ve şefkat etmekte tek vücut gibidir. O vücudun bir uzvu rahatsız olsa, ateşlenmek ve uykusuz kalmak suretiyle tüm vücut ondan etkilenir” buyurmuyor mu? Omuz omuza namaza durduğu kardeşinin halinden bîhaber, birbirinin derdine bîgâne kalan kimseler nasıl tek vücut olabilir?

Beraberlik ve birlik şuuru ancak “Mutlak Bir” olan Allah-u Teala’ya iman edip O’nu tevhîd etmekle, O’nun ve Peygamberinin sevgisi etrafında halka halka bütünleşmekle gerçekleşir. Tüm inananların birbirine sımsıkı bağlanarak bir sevgi yumağı oluşturmasıyla kemale ulaşır. Cemaatler bu gayeye hizmet ediyorsa rahmet, etmiyorsa azaptır.

Selam, rahmette buluşanlara!

Mevlâna’dan...:

Nakledildiğine göre Hazreti Mevlana bir yanında halifesi Selahaddin ez-Zerkûbi olduğu halde yürüyormuş. O sırada oynaşmakta olan köpek yavrularının yanından geçerken, Selahaddin ez-Zerkûbî, Hazreti Mevlâna’ya: “Efendi Hazretleri! Şu köpek yavrularını görüyor musunuz? Ne de güzel sarmaş dolaş oynuyorlar. Bu muhabbet ve sevgi, bizim sofilerde dahi yok” demiş. Hazreti Mevlâna orada bulduğu bir kemik parçasını alarak köpek yavrularının ortasına atmış. Kemiği atmasıyla birlikte köpek yavruları hırlaşmaya ve dalaşmaya başlamışlar. Bunun üzerine Hazreti Mevlâna tebessüm ederek: “İşte onların sevgi ve kardeşliği buraya kadar” deyip yürümüş.