Ne Olursan Ol ‘Gel, Riayet Et!’

Ne Olursan Ol ‘Gel, Riayet Et!’

Ali KEMAL

Almanak 2007-2008, Aralık 2007 sayısından.

Hazret-i Mevlâna’nın yanlış tanıtılmasından yakınan Marmara

Üniversitesi Ilâhîyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, “Kendisi için ‘Çok büyük bir aşk rehberi’ deniliyor, güzel ama Hz. Mevlâna yolgeçen hanı değildir. ‘Ne olursan ol gel’ değil, ‘Gel, ama riayet et’ doğru olanıdır” dedi. 2007’nin Mevlâna yılı ilan edilmesinin bir fırsat olduğunu, ancak bunun gerektiği gibi değerlendirilemediğini anlatan Prof. Mahmut Erol Kılıç, “2007’nin Mevlâna Yılı olduğunu Diyanet İşleri Başkanlığı biliyor mu? … İnanıyorum ki, Mevlâna’ya başka bir gezegenin insanı gibi bakıyorlar” diye konuştu.

UNESCO tarafından Hazret-i Mevlâna’nın doğumunun 800. yılı ilan edilen 2007’nin son ayındayız. Konuyla ilgili birçok etkinlik izledik, haber okuduk. Gelinen noktada bir sonuç değerlendirmesi yapalım istedik. Yani Hz. Mevlâna gerektiği gibi ve doğru olarak gündeme geldi mi, tanıtılabildi mi? Bunun için Marmara Üniversitesi Ilâhîyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç’ın değerlendirmesini almaya karar verdik. Bu amaçla İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin organizasyonuyla Tarık Zafer Tunaya’da Hz. Mevlâna ağırlıklı tasavvuf sohbetleri yapan Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç’ı dinlemeye gittik. Programımız hocayı dinlemek, ondan sonra da 2007’nin bir değerlendirmesini almaktı. Fakat hocayı dinleyince soruya gerek kalmadı, çünkü hoca sohbetinin akışında genel değerlendirmeyi yaptı.

Büyük Fırsat Kaçarken…

Bütün dünyada Hz. Mevlâna’ya gösterilen ilgiyi Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç’ın sohbetine katılımdan da anlamak mümkündü. Akşamın geç saatine rağmen salonu dolduran her yaştan ve cinsiyetten insan, yaklaşık 1,5 saat pür dikkat sohbeti dinledi. Vakit olsaydı bir o kadar daha dinleyebilirlerdi. 2007’nin büyük bir fırsat olmasına rağmen gerektiği gibi değerlendirilemediğinden yakınan Prof. Kılıç, şöyle devam etti: “Elimizden geldiği kadar bir şeyler yapıyoruz, ancak mutlu muyuz? Hayır… Kendimizi kandırıyoruz. Hiç olmamasından iyidir. Mutlak tenkit ediyor değilim. Çok kötü şeyler yapılıyor diyenlerden de değilim. Hiç yoktan iyidir. Fakat gönül isterdi ki, o kadar güzel şeyler yapılabilirdi ki… Neler yapılmazdı neler… Hazret-i Mevlâna yılı ilan edilmesi büyük bir fırsat, büyük bir imkân… Buna kim vesile olduysa Allah razı olsun. Bu açılan bir kapı, bu kapıdan neler yapılmaz ki? Yeter ki anlayış ve niyet olsa… Niyetler belki var ama anlamak önemli. Çok affedersiniz bizim güzel, ‘Hoşaf Hikâyemiz’ var. Hoşaftan anlamak gerekir. Çünkü bu bir tatlıdır, hoşaftır. Anlayana belki ağır bir benzetme oldu, ancak neler yaşadığımı tek tek size anlatsam zaman alır.”

Diyanet, Hz. Mevlâna’yı Tanımıyor!

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konuya gerektiği gibi sahip çıkmamasına bir anlam veremediğini vurgulayan Kılıç, açıklamasını şöyle sürdürdü, “Mesnevî’nin girişinde, ‘Din Metodolojisi’ yapıldığına dikkat çekiliyor; anlayana… Bu açıdan Mevlâna’nın yönetimini bir İslâm ilmi olarak ele almalıyız. Fakat bugün bazı ilâhîyatçılar Mevlâna’yı tanımıyorlar bile. Bazı hocalar adını dahi bilmiyorlar. 2007’nin Mevlâna Yılı olduğunu Diyanet İşleri

Başkanlığı biliyor mu? Mevlâna’dan daha iyi bir ilâhîyatçı bulabilir miyiz? Bunlar Mevlâna’yı ne sanıyorlar? İnanıyorum ki, Mevlâna’ya başka bir gezegenin insanı gibi bakıyorlar. Bunlar sadece kendilerini medrese âlimi sanıyorlar. Bu açıdan kabul edilemez bir durum. Eğer dînî ilimlere Hz. Mevlâna nefesi, genel anlamıyla tasavvuf neşvesi katılmazsa o dini öğrenmek ve yaşamak aşksız ve zevksiz bir hale gelir. Geleneğimiz böyle değil miydi? Bizim 800 yıllık din geleneğimiz böyle değildi. Hz. Mevlâna’yı dînî ilimlerin içinden çıkarıp attılar. Şimdi medreseler, camiler soğuk!”

Hz. Mevlâna ‘Yol Geçen Hanı mı?’

Hz. Mevlâna’yı tanıdığını sananların da yanlış bildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, konuşmasını şöyle sürdürdü; “Hz. Mevlâna’dan herkes bakabildiği kadarını görür ve alır. Şüphesiz Mevlâna’nın dinde bir yeri var. Dinde bir tercihi var. Hazret-i Mevlâna, çok af buyurun, ‘yolgeçen hanı’ değil. Hazret-i Mevlâna’nın kendi hayatında izlediği bir İslâm hukuk mektebi var. İzlediği özel bir yol, tarik var şüphesiz. Ancak onların reklâmını yapan birisi değil. İzlediği yolun özünü aktaran birisi. Fakat günümüzde suret ve mânâ irtibatı kopmuş durumda. Ya suret lehine, mânâ aleyhine ya da bunun tersine bir durum var. Mevlâna’yı bu eksik bakış açısıyla ele alıyorlar, dolayısıyla yanlış anlıyorlar, değerlendiriyorlar. Bu bakış açısıyla hareket edenler, ‘Hz. Mevlâna o kadar üniversal, o kadar evrenseldir ki, ayakları hiçbir yere basmaz’ demek suretiyle onun ait olduğu düşünce ve irfan mektebini, hatta Hazret-i Muhammed’e (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) indirilmiş olan hususi maneviyatı da inkâr etmiş oluyorlar. Bütün dinlere saygısı vardı, fakat;

‘Ben sağ olduğum müddetçe Kur’an’ın bendesiyim, Hz. Muhammed’in yolunun tozuyum’ diyerek yolunu belirlemişti. Bu nokta çok önemlidir. Çünkü özellikle ABD’deki bir grup Mevlâna muhibbi arkadaş, ‘Hz. Mevlâna o kadar evrensel ki, O, bütün din bağlarından kopmuştur. Gençliğinde Müslümanmış (Bunu aynen birisi bana söyledi), sonra bütün din bağlarından, kayıtlarından kurtulup evrensel bir düşünür haline gelmiştir’ diyorlar ki, bu da bir başka miyopluğu beraberinde getiriyor. Hattâ asıl ismi olan, ‘Muhammed’i bile ABD’de söylememeye çalışıyorlar, ‘Rumî’ olarak tanıtıyorlar. ‘Rumî’ değil O’nun gerçek adı… ‘Rumî’ ve ‘Belhî’ gibi isimler O’nun arızi sıfatları olup, nereli olduğunu ve nerede oturduğunu ifade eder. Asıl adı Muhammed’dir. Peygamberinin adı verilmiştir O’na… Celaleddin ise (Muhammed Celaleddin) hocasının O’na verdiği bir unvandır. Çünkü tarikatlarda, maneviyat okullarında, ‘Bu yolun kılıcı, bu yolun aslanı, bu yolun yenileyicisi’ gibi mizaca uygun payelendirmek vardır. Bu bakımdan hocasının Hz. Mevlâna’ya verdiği, ‘Celalüddin’ payesi önemlidir. ‘Celal’ aynı zamanda Hakk Tealâ’nın sıfatlarındandır ve argo tabirle, ‘Kim ona dokunmuşsa yemiştir tokadı.’ Kendisi için ‘Çok büyük bir aşk rehberi’ deniliyor, güzel ama Hz. Mevlâna yolgeçen hanı değildir. ‘Ne olursan ol gel’ değil, ‘Gel, ama riayet et’ anlamı doğru olandır. Hz. Mevlâna’nın yolu, yöntemi vardır. Şiirlerini, beyitlerini okuyan bazıları, O’nu kuralı olmayan ve kural tanımayan birisi olarak görürler, görmeye çalı-

şırlar. O’nun ‘Celal’li olduğunu unutmamak gerekir.”

“Düşünce odur ki bir yol aça

Yol odur ki hakikate götüre...”

Hz. Mevlâna

Hz. Mevlana, ‘Ne Olursan Ol Gel’ Demedi:

Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, Hz. Mevlâna konusunda ezberi bozacak önemli bir konuyu da gündeme getiriyor. “Ne olursan ol gel, çağrısı aslında ona değil bir başka sûfiye ait” diyen Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, “Bu çok bilinen bir sözdür. Mevlâna denince akla gelir. Ancak Mevlâna’nın eserlerinde bu söze rastlanmaz. Elbette o da bu çağrıya karşı çıkmaz ama sözün sahibi Ebu Sait Ebûl Hayr’dır” açıklamasını yapıyor (http://arsiv.sabah.com. tr/2004/12/12/cp/gnc103-20041212-102.html).

Hz. Mevlâna’nın Divân-ı Kebir isimli eserindeki beyit sayısının tartışmalı olduğuna dikkat çeken Prof. Kılıç, “Ne olursan ol gel” sözünün de bu kapsamda olabileceğine dair şu açıklamayı yapıyor; “Mesnevî’de böyle bir problem yoktur, Mesnevî’de beyit sayısı belli. Fakat kütüphaneye gittiğinizde Divân-ı Kebir’in 10 bin beyitlik nüshasını da, 20 bin, 40 bin hatta 80 bin beyite kadar çıkan nüshasını da görebilirsiniz. Dolayısıyla sağlıklı bir Hz. Mevlâna görüntüsü elde edebilmemiz için Divan-ı Kebir’in en eski ve orijinal nüshalarından bir çalışma yapmak kaçınılmaz olmuştur. Çünkü Hz. Mevlâna’nın Divan-ı Kebir’ine çok fazla sokuşturmalar olmuştur. Bazen iyi, bazen kötü niyetle yapılan bu sokuşturmalarla herkes kendine göre bir Mevlâna oluşturmaya çalışmıştır. ‘herkesin bir Mevlâna’sı var’ tabiri buradan gelmektedir. Bir beyit okuyorsunuz, bir bakıyorsunuz Hz. Mevlâna İsmailî oluyor, bir başka beyit okuyorsunuz Caferî oluyor… Bugün kendisine izafe edilen bazı şiirler var ki, ona ait değil. Kötü şiirler de değil, ama sağlıklı bir Hz. Mevlâna görüntüsü elde edebilmek için Divân-ı Kebir’in güzel bir neşrine ihtiyacımız var. Sonra onun tercümelerine geçilecektir.”

Sema Yapılır, İzlenmez!:

Semâ ile ilgili olarak Sabah Gazetesi’nden Halime Sürek Kahveci’ye açıklamalar yapan Prof. Dr. Kılıç, “Semânın intizamlı bir tören hâline gelmesi 17. yüzyılda olmuştur” diyor ve ekliyor: “Oysaki Mevlâna’nın hayatında semâ çok daha kendiliğindendi, yapılırken pencereler kapatılırdı. Çünkü semâ ya yapılır ya yapılmaz; gösterilmez ve izlenmez. Semâzenleri kırmak istemem. Ama semanın ruhu açısından bunların bilinmesi gerekiyor.” Tasavvufa yönelik ilginin doğal bir süreç olduğunu belirten ve konuya gösterilen ilginin bazıları için “kullanılabilir” hâle gelebileceğini ifade eden Kılıç, meditasyon, yoga ve tasavvuf eğitiminin bir arada verilmesini şöyle değerlendiriyor: “150 gr. Sufizm, 500 gr. Yunus Emre, Madonna, karıştırıyorsunuz... Bu çok güzel uyuşturma ilacı da olabilir. Tasavvufun doktrinini mi anlatıyorlar, meditasyon mu yaptırıyorlar bilmiyorum. Ama şu konuda uyarırım. Bu pazarda tasavvuf satanlar çoğalacaktır (http://arsiv. sabah.com.tr/2004/12/12/cp/gnc103-20041212-102.html). Restoran ve Cafe gibi olur olmaz yerde Semâ yaptıranlara duyurulur.