Hüseyin Üzmez (röportaj)
Almanak 2007-2008, Nisan 2008 sayısından.
Bu güne kadar gerek kalemiyle, gerekse kelâmıyla İslâm’a hizmet eden, dopdolu geçen hayatıyla adeta yaşayan bir tarih olan Vakit Gazetesi yazarlarından Hüseyin Üzmez, geçtiğimiz günlerde Arifan Dergimizi ziyaret etti. Bu vesileyle kendisiyle sohbet havası içinde bir röportaj yaptık. Peygamber Efendimizden, üstadımız Mahmut Ustaosmanoğlu’na ve Necip Fazıl Kısakürek’e; tasavvuftan, mukaddes beldelere ve şehâdete kadar pek çok konuyu konuştuk.
Hüseyin ağabeyimizle samimi bir hava içinde geçen sohbetimiz, bazen hüzünlü bazen duygulu bazen de neşe içinde sürdü. İşte ayrıntılar;
ARİFAN: Ziyaretiniz bizi hakikaten çok memnun etti, Allah razı olsun.
HÜSEYİN ÜZMEZ: Allah sizden de razı olsun.
ARİFAN: Gerçi misafirsiniz sizi pek yormak istemeyiz ama,
1- Fetâvâ ez-Zerka s:285 2- El-Mevsûa’tül-fıkhiyye’tül-müyessirre c:2 s:237
hazır bulmuşken müsaadeniz olursa size birkaç soru sormak istiyoruz.
HÜSEYİN ÜZMEZ: Hayhay buyurun.
ARİFAN: Her yıl Nisan ayının 20’sinde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın başlattığı “Kutlu Doğum” programları yapılıyor. Kutlu doğum haftası münasebetiyle siz neler söylemek istersiniz?
HÜSEYİN ÜZMEZ: Evvela şu kutlu kelimesi yerine “mukaddes doğum” diyelim. Hazreti Peygamberin dünyaya gelişi kâinatın yaradılışının müjdesidir. Çünkü Hazreti Peygamber yüzüsuyu hürmetine kâinat yaratılmıştır. Peygamber sevgisi, Peygamber aşkı olmayan insanın imanına benim itimâdım yok.
Şimdi bir takım kafa Müslümanları çıkmış, kendilerine göre “Kur’ân’da varsa tamamdır, olmazsa bilmem nedir” diyorlar. Almanya’ya gitmiştik dedikoduya girmeyelim diye isimlerini vermeyeyim, çünkü hepsi meşhur kimseler ve hepsini de tanırsınız. Bir araya gelmişler, “Peygamber öldü” filan diye ileri geri konuşuyorlar.
Dedim ki onlara
- Şehitler ölür mü?
- Yok şehitler ölmez, dediler.
- Niye?
- Kur’an-ı Kerim de yazıyor çünkü.
- Peki Peygamber Efendimiz öldü mü?
- Tabi öldü, dediler.
- Ee peki şehitler ölmez, ama uğruna ölünen kâinatın efendisi ölüyor öyle mi? Yani onun
uğruna ölenler ölmüyor, ama o kendisi ölüyor bu ne biçim kafa, dedim. Ayrıca Resûlüllah’da şehiddir bu da ayrı konu tabi. Yani bu imanla insan nereye kadar gidebilir? Ben şahsen Resûlüllah
aşkı olmayanın, Allah’a da gerçek manada inanacağına inanmıyorum.
ARİFAN: Resûlüllah aşkı olmayanın gerçek manada Allah’a inanacağına inanmıyorsunuz. Peki, Resûlüllah’ın sözünü kabul etmeyen (Hadisleri inkâr eden) kimselerde, Resûlüllah aşkı yoktur diyebilir miyiz?
HÜSEYİN ÜZMEZ: Elbette, Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki: “Allah’a yemin ederim ki şu iki dudağımın arasından Allah’ın murat etmediği hiçbir kelime çıkmamıştır.” Ayrıca Allah Kur’an-ı Kerim’de: “O hevâsından konuşmaz. Konuştuğu ancak vahiydir.” (Necm 3-4) buyurmuyor mu? Bu kafada ve inançta olanlar ne zannediyorlar? Resûlüllah’ın rehberliği olmadan Allah’a nasıl gidebilecekler? Resûlüllah dünyaya teşrif buyurmuş o yaradılışın sebebidir, hâşâ Allah değildir elbet. Ama O’nun tırnağının seviyesine erişebilecek hiç kimse yoktur yeryüzünde…
ARİFAN: Her sene Peygamber Efendimizin vilâdetini idrak ediyoruz. Ama kandil gecesinden önce nasılsak, o geceden sonra yine aynı tas aynı hamam hayatımıza devam ediyoruz. Kutlu Doğum haftası bizlere ne kazandırmalı, yani bu geceyi anmak mı, yoksa anlamak mı?
HÜSEYİN ÜZMEZ: Seneler önce bir konuşmada idim. İstanbul Üniversitesinden de kalabalık bir grup var. İçlerinden bir kız kalktı, felsefe bölümünde okuyormuş: “Allah Müslümanları sever mi?”diye sordu. Bende “Allah bütün mahlûkatını sever” dedim. “Ee, öyleyse neden bütün âlemi Müslüman yaratmadı” dedi, yani inkâr kokan bir soru. İçimden “Yarabbi, sana sığınırım” dedim. Birden beynimde şimşek çakar gibi oldu. Genelde bana öyle oluyor, yani televizyon programlarına katıldığımda “ben bilirim, ben söylerim” dediğim zaman rezil kepâze oluyorum, aklıma hiçbir şey gelmiyor. Ama “Yarabbi, ben senin yolunun köpeğiyim, şu inkârcılar karşısında beni mahcup etme. Yarabbi, söyleyen ben olayım, söyleten sen ol” diye teslim oluyorum, o zaman bir de bakıyorum ki mânevî kapılar açılıyor. İşte burada da yine öyle beynimde bir şimşek çaktı ve kapılar açıldı. Dedim ki: “Şimdi çok iddialı bir şey söyleyeceğim. Bunu hiçbir yerde okumadım, ilk defa ben söylüyorum. Allah’ı mutlak şekilde inkâr etmek hiçbir kul, hiçbir mahlûkat için mümkün değildir. Neden? Masaya vurdum: “duydunuz mu, ses çıkıyor değil mi?” dedim. (Salonun arka taraflarında olduğu için) “Duymadım ama vurunca ses çıkar” dedi. “Neden? Çünkü moleküller hareket ediyorlar, dönüyorlar. Atomlar çekirdekler etrafında, moleküllerin etrafında dönüyorlar, yani zerrelerden kürrelere kadar, yıldızlardan galaksilere kadar hepsi böyle. Mevlevîlerin semâ döndüğü gibi mütemâdiyen dönüyorlar. Yani dünyada ne varsa, hepsi şu anda Allah’ı zikretmekle meşgul. Canlı cansız hepsi zikirle meşgul. Bir kimse inanmasa da, kâfir de olsa bütün zerrâtı, hücreleri “Allah Allah Allah Allah” diyor Allah’ı zikrediyor. Ondan sonra kalkmış bana diyor ki “Ben Allah’a inanmıyorum” zırtoya bak!
Bütün dünya kâfir olsa, bütün dünya müşrik olsa, bütün dünya bilmem ne olsa Rabbimin ne zararı olur ki?
Allâh-u Teâlâ “Ben insanları ve cinleri ancak Bana ibâdet etsinler, kulluk etsinler diye yarattım” buyuruyor. Zaten bütün mevcûdât,bütün mahlukât Kendisini zikrediyor, ikrar ediyor. Bu besbelli, bu apaçık… Diğer taraftan bütün dünya Müslüman olsa, sabahlara kadar namaz kılsa, akşamlara kadar oruç tutsa Allah’ın bir ihtiyacı mı görülecek, hâşâ sümme hâşâ. Allah bundan münezzehtir. Bizim ibadetimize de imanımıza da insanlığımıza da ihtiyacı yok Rabbimizin. Ama bizim Ona kulluk yapmaya ihtiyacımız var. Kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar hep kendimiz için.
Evet, bütün hücrelerimiz Allah’ı zikrediyor. Yani her an Rabbimizle baş başayız. Ama işte bir gaflet içindeyiz, belki bu gaflet bize rahmet oluyor. Bunu ilk defa ziyaretine gittiğimde Mahmud Efendi Hazretleri’ne de söylemiştim. Bunu kitaplarımda da yazdım. İşte o ilk ziyaretine gidişimde cemaatle yatsı namazını kıldık, Efendi Hazretleri tuttu mikrofonu bana verdi. “Konuş” dedi. “Efendim ne konuşayım, bilgim yok ki bir şey konuşayım” dedim. Bu arada antiparantez şunu da anlatmak istiyorum. O sırada Efendi Hazretleri beni yanına oturtmuştu, şöyle karşımda da mübarek bir adam oturuyordu. Ondan mütemâdiyen oluk gibi bir nur, bir feyiz geliyordu sanki. Gönlüm ısındı ona, sevmiştim o adamı. Gözlerini Efendi’nin nur yüzünden bir saniye bile ayırmıyor, sanki onda yaşıyordu. Kim olduğunu hiç sormamıştım. “Allah” diyen bir dervişti işte… Benim öteden beri şehid olma arzum var. Allah yolunda şehid olayım istiyorum. Ama Efendi Hazretleri’ne böylesine sadâkat ve hayranlıkla hizmet eden o nur yüzlü dervişi görünce ona da imrendim.
İstanbul’dan ayrıldıktan bir süre sonra gazetelerde acı bir haber okudum. İsmailağa Camii’nde sahte sarıklı, takma sakallı, bir hain, bir alçak, Efendi Hazretleri’nin damadı Hızır Hocaefendi’ye, Kur’an öğrenme bahanesiyle sinsice yaklaşıp şehid ediyor. Gazetelerde resimleri vardı. Görür görmez, beynimden vurulmuşa döndüm. Çünkü gazetede resmini gördüğüm o şehid, tam karşımda oturan, kendisinden feyizlendiğim ve Efendi Hazretleri’ne sadâkatle hizmet eden dervişin ta kendisiydi.
Ne anlatıyordum, ha evet Efendi Hazretleri mikrofonu bana verdi “konuş” dedi. Söz tutmuş olmak için konuştum. Tabi burada ne konuşuyorsam orada da onu konuşuyorum. Ama cemaatteki Müslüman kardeşlerim “Bu terbiyesiz de nereden geldi böyle konuşuyor” diyorlar.
ARİFAN: Estağfurullah, öyle demezler
HÜSEYİN ÜZMEZ: (Gülerek) Hayır, hayır içlerinden öyle geçiriyorlardır. Dedim ki “Bakın, biz eşlerimizle yatarız, neler neler yaparız, üstelik bu Allah’ın emrine uygundur ve hiç de utanmayız; hâlbuki on yaşında bir çocuğun yanında bunları yapmayız. Helâya gireriz, rahatlarız orada, ama ne bir çocuğun yanında, ne de eşimizin yanında bunu yapamayız. Ama işte tüm bunları Allah görüyor, biliyor her an her yerde mevcut. Yani böylesine gaflet içinde olduğumuz bir durum sözkonusu, ama bu gaflet bizim için bir rahmet oluyor. Eğer o gafletimiz olmasaydı on yaşında bir çocuğun yanında yapamadığımızı, Yüce Allah’ın huzurunda
nasıl yapacaktık?” dedim.
Demek ki gaflet de bir rahmettir. Mesela “Şu kadar sene sonra filan cumartesi günü saat beşte öleceksin” deseler, yâhu hayat zindan olur insana... Bakacak ki “eyvah şu kadar seneden bir saat daha gitti, bir gün daha gitti, bir ay daha gitti” hayat zindan olur yâhu. Belki şu kadar sene değil on dakika bile yaşamayacaksın, ama biz şimdi hiç ölmeyecek gibi bir gaflet içindeyiz. Eğer ölümün vaktini bilseydik, eğer geleceği bilseydik katiyyen huzur bulamazdık. Onun için bir bakıma gaflet de, bu yönden bir rahmettir. Tabi mümkün olduğu kadar Allah’ın yap dediğini yapmak, yapma dediğinden kaçmak lazım. Çünkü iyice gaflete dalıp da Allah’ın emirlerini tutmaz, yasaklarını çiğnersek, o zaman bu gaflet, rahmet değil zahmet olur.
Bütün ibadet ve taatlarımız bizi Allah’ın rahmet kapılarına götüren işaret taşlarıdır. O kapıya rezil, hakir, boynu eğri, gözü yaşlı gideriz. (Gözleri doluyor ve ağlamaklı bir halde) Ya Rabbi! İşte bütün bu imkânlara rağmen ancak bu kadarını yapabildik, affet bizi... Senin rahmetin her şeyi geçiyor. İşte o rahmet kapısına gidersek ne mutlu bize. Onun için durum bu, Resûlüllah’sız Allah’a gidilmez.
Burada bir-iki hatıramı anlatayım. Son hacca gidişimde beni çok duygulandıran bazı olaylar yaşadım. O mübarek topraklarda içim böyle fokur fokur kaynıyor. Hele Peygamber Efendimizin huzurunda, insan bambaşka alemlere dalıyor. Orada yürümene, konuşmana hatta oturuşuna bile dikkat ediyorsun, aman Resûlüllah’a karşı edepsizlik etmeyeyim diye… Ama baktım bir adam Ravzayı Mutahhara’ya doğru ayaklarını uzatmış yatıyor. Ne edep var ne hayâ. Dayanamadım gittim bir tekme vurdum, adam yerinden sıçradı. Bana “Îrâniyen, Îrâniyen” demeye başladı. “İranlı mısın?” diyor. Bende “Lâ lâ. Tûrâniyem, tûrâniyem” dedim. Sonra dedim ki “Ulan hayvan! Allah Resûlünün karşısında böyle edepsizce oturursan, sen İran’dan da, Turan’dan da dayak yersin” dedim, böyle sersem sersem bakıyor.
“Bir gün Kâbe’ye Hacer-ül Esved’e yüz sürmek istiyorum”, dediler ki sabah “Bu vakitlerde çok kalabalık olur sen sabah erken gel.” O gece hiç uyumadım. Sabah erkenden gittim baktım ki, ooo uzun bir kuyruk var. Dedim ki: ‘bana sıra gelmez, ben en sıcak saatte gideyim o zaman biraz daha sakin olur.”
Hakikaten de düşündüğüm gibi o vakitte biraz daha sakindi. Nihâyet Hâcer-i Esved’i ziyaret sırası bana geldi. Hz. Ömer diyor: “Ey taş! Biliyorum ki, sen bir taşsın, ne fayda ne de zarar verebilirsin. Eğer Allah Rasulü’nün seni öptüğünü görmeseydim seni öpmezdim. Ama Allah seni mukaddes kıldı.” İşte Hâcer-i Esved tam karşımdaydı. Bu mübarek taşa Resûlüllah’ın mübarek eli değdi. Hz. İbrahim ve diğer Peygamberler hep ona el sürmüşler. Ne Allah dostları ne veliler ona yüzler sürmüşler. Bu duygular içerisinde kafamı sokup o mübarek taşa gözyaşlarıyla yüzümü gözümü sürdüm, böylece kendimden geçmişim.
Hani Hâcer-i Evsed’in üstünde tepede görevli asker duruyor ya, Ben orada biraz fazla kalınca “Hacı, hacı yallah”demeye başladı. Zaten duygu seline kapılmışım, birden tepem attı “git ulan” diye
bağırınca, birden korktu. Onlara öyle bağırmak, hakaret etmek tehlikeliymiş, alırlarmış içeriye. Ama o asker bana bir şey yapmadı, meğer beni tanıyanlardan birisi arkamdan böyle deli işareti yapıyormuş benim için. “Deli” demiş paçayı kurtardık.
Bir keresinde, Resûlüllah’ın kabrini yakından görmek istiyorum ama çok kalabalık. İki tane herhalde Nijeryalı aslan gibi Müslüman geldiler: “ne arıyorsun?” dediler “Ravzayı Mutahhara” dedim, “tamam gel” dedi, biri elimden tuttu gidiyoruz. İşte mahşeri bir kalabalık var. O en kalabalık yere geldik. Orada kaybettim onları “acaba nereden gideyim?” filan derken bir de baktım bir Suûdî subay geldi “Ravzayı Mutahhara” dedim. “Kabri şerifi Resûlüllah” dedim, “Gel” dedi, beni aldı orada bir mihrap var, bir sandalye koymuşlar oraya, bana “Salât salât” diyor “Burada namaz kıl” diyor. Bak, Allah bana ne nasip etti. Yahu millet birbirinin üzerine secde ediyor orası boş. O bana “Salât salât” diyor, ben “Ravzayı Mutahhara, Ravzayı Mutahhara” diyorum. Meğer orası Resûlüllah’ın mirhabıymış, namaz kıldığı yermiş… Bu da benim için rahmet değil mahrumiyet olmuş.
Neyse o Suudlu subay beni elimden tutup muvacehe-i şerifin oraya götürdü, ben oraya yüzümü gözümü dayadım. Resûlüllah, Hz. Ebûbekir ve seyyidina Ömer bin Hattab’ın kabirleri sırt sırta sıralanmışlar. Ziyaretimi yaptıktan sonra oradan ayrıldım. Neyse namaz vakti geldi. Namazı Ravzayı Mutaharrada kılmak istiyordum. İçimden “Herhalde boş yer bulamam, ama Rabbim dilerse bulurum” dedim. Muvacehe-i Şerife gelmeden az önceki kapıdan girince Ravza’ya girmiş oluyorsun. Ama kimse girmesin diye oraya bir kurdele çekmişler. “Bunların kurdelesi kaç yazar”dedim, geçtim oradan içeri girdim. Tabi biraz rahatsızım, belim ağrıyor, nereye yaslanayım, nerede yer bulup da namaz kılayım bilemiyorum. Bir de baktım orada bir kişilik boş yer var. Hayret edilecek bir şey, halbuki insanlar orada üst üste. (Duygulanıyor ve gözleri doluyor) “Ya Rabbi, kurban olduğum Allah’ım” dedim. Bu it kuluna nasıl keremlerde bulunuyorsun, nasıl ikramlarda bulunuyorsun. Vallâhi şunu samimi olarak söylüyorum Rabbimden utanıyorum, vallâhi utanıyorum. Peygamber Efendimiz hakkında söz söylerken, O’nun isminden bahsederken edepli olmak lazım. Biz birbirimize hitap ederken, ismimizi söylerken bile saygı ifadesi olarak “Sayın” veya “Bey” diyoruz. Efendimizin ismini zikrederken tabii ki saygıyla, tazimle zikretmek lazım. Ama birileri kalkıyor “Üç Muhammed” diye yazıyor. Tepem atıyor, ben o kelimeyi abdestli olduğum zaman bile zor söylüyorum, yahu bu nasıl iş anlamıyorum.
ARİFAN: Şimdi sizin Allah dostlarına olan muhabbetinizi, sevginizi biliyoruz Efendi Hazretlerimizin ziyaretlerine defalarca gittiniz, birçok defalar da beraber gittik. Efendi Hazretlerimizin de sizi sevdiğini yakinen müşâhede ettik. Malum Allah dostlarının gönlünde yer edinmek çok büyük bir ahiret sermayesi, bu çerçevede neler söylemek istersiniz?
HÜSEYİN ÜZMEZ: Efendim zaten kitaplarımda yazmıştım, Efendi Hazretlerinin rûhâniyetine sığınarak söylüyorum, Efendi Hazretlerinde kerâmet bol miktarda var. Hatta bir seferinde dedim ki: “Efendi Hazretleri bana bir daha kerâmet gösterirseniz
ben bir daha buraya gelmem” ve samimiydim de. “Niye” dedi. “Efendim, bu kadar kerameti Agop görse, o da Müslüman olur” dedim. İman görmediğine inanmaktır, ben görmediğime inanıyorum. Benim imanımdan şüphen mi var ki, ikide bir keramet gösteriyorsunuz.” dedim.
Bir rüya görmüştüm. Efendi Hazretleri’ni sırtlamışım, İsmailağa’dan çıkıyorum-iniyorum, çıkıyorum-iniyorum ama uçuyor gibiyim. Efendi Hazretleri sırtımda ama bana bir sıkıntı ve ağırlık vermiyor. Ayağında kışlık çoraplar var, şu renk… Ayakları sallanıyorken sağ ayağı bana çok yaklaşıyor, ben öpmek için davranınca hemen ayağını çekiyor. Rüyada böyle oldu, Allah şahidimdir en ufak bir hilafım yok. Zaten halimden de anlıyorsunuz yalan ve hilaf olmadığını. Ertesi gün Efendi Hazretleri’ni ziyarete gittim. Beni yanına aldı ve namaza geçtik. Hemen yanında namaz kılıyorum. Bir de baktım (rüyada gördüğüm) aynı çoraplar Efendi Hazretler’inin ayaklarında. Allah’ım Yarabbim şaşırdım. Şöyle hafifçe dönüp Efendi Hazretleri’ne baktım, yüzünün ışıltısından, nurundan gözlerim kamaşıyor. Yahu o bambaşka birisi, yani bu devirde böyle bir zat yok! Dediğim gibi, bir de baktım ayağında rüyada gördüğüm aynı çoraplar var. Tabi hemen rüya aklıma geldi, içimden “Kim ne derse desin ben Efendi Hazretleri’nin ayağını öpeceğim” dedim. Öpmek için davranınca, aynı rüyadaki gibi ayağını çekti… Bu açık bir kerâmet…
Namazdan sonra Efendi Hazretleri ile birlikte yukarıya çıktık. Bir de baktım ki Efendi Hazretlerinin ayağındaki çorap vişneçürüğü renginde, yani başka bir renk. Yahu bir yere gitmedi ki değiştirmiş olsun, beraber çıktık yukarıya.
ARİFAN: Namazda çorabın rengi rüyada gördüğünüz gibiydi, ama yukarı çıkınca meğer başka renkmiş öylemi?
HÜSEYİN ÜZMEZ: Evet aynen öyle. Mesela bakın iki-üç gün evvel dedim ki: “Şöyle güvenilir bir Kur’ân meâli olsa, Allah ne diyor, Resûlüllah ne diyor bir okusam.” (Çünkü herkes kendine göre bir meâl yazıyor, mana veriyor, yorum yapıyor.) Üç gün geçti, sen bana dünyanın en büyük müjdesini verdin, dedin ki “Sana Efendi Hazretleri’nin meâlini hediye vereceğiz.” Yani en son kerâmeti de bu oldu. Allah’a şükürler olsun.
ARİFAN: Bu Müslümanların halini nasıl görüyorsunuz? Bu gevşeklikten, bu vurdumduymazlıktan, nemelazımcılıktan insanları kurtarabilmek için sizce ne yapmak lazım?
HÜSEYİN ÜZMEZ: Bir kere kurtaracak olan biz değiliz Allah’tır. Biz İslam’a teslim olursak her şey kendiliğinden düzelir, ben o kanaattayım.
Bir televizyon konuşmamda dedim ki: “Benim iki kırmızı çizgim var; birisi Allah’ın kitabı ve Resûlüllah’ın sünneti, ikinci kırmızı çizgim de; vatanım, milletim, dinim ve devletimdir.” Güzelce Müslüman olduk mu, Allah’a teslim olduk mu her şey güzel olur.
Evlâd-ı Resûl’ün hepsi şehid olmuş, bende Allah’tan şehitlik istiyorum. Geçen bir doçent arkadaşım -kendisi büyük bir kardiyolog- dedi ki:
- Abi bana öyle bir şey söyleyin ki, sizden bana hatıra olsun, unutmayayım, dedi.
- Ben mutlaka şehit olmak istiyorum, eğer şehit olmazsam secdede ölmek istiyorum, eğer hem şehit olmazsam hem de secdede ölmezsem koca karı gibi aksıra tıksıra rahat yatakta ölürsem işte o zaman ölmüşümdür ağlayın benim için, dedim. Tabi bu arada beni muayene ediyor. Muayeneden sonra dedi ki:
- Abi sende bu kalp varken secdede ölmezsin, en iyisi sen şehit olmaya bak, dedi.
ARİFAN: Üstad Necip Fâzıl’ı en iyi tanıyanlardan biri de sizsiniz. Mâlum o da bir gönül insanı. Ondan da biraz bahseder misiniz?
HÜSEYİN ÜZMEZ: Hemen şu kadarını söyleyeyim, zaten kitaplarımda da yazdım. Onun adeta mütehassısıyım. Necip Fâzıl tek cümle ile serâpa îmân ve î’tikad… Î’tikadında en ufak bir hata görmedim. Bir seneye yakın beraberdik. Î’tikad bakımından tam olarak Ehl-i Sünnet î’tikadına sahiptir.
Necip Fâzıl gönül adamıydı. Abdülhakim Arvâsi Hazretleri’nden feyiz aldı. Ama Abdülhakim Arvâsi Hazretleri olmasa, Allah bir başkasını onun karşısına çıkarırdı.
Onun için şunu diyebilirim ki, hiçbir şeyi olmasa bile şu dörtlüğü rahmete gark olacağına delildir benim nazarımda.
Sonsuzluk kervanı peşinizde ben
Üç ayakla seken topal köpeğim
Bastığınız yeri taş taş öpeyim
Bir kırıntı yeter kereminizden
Sonsuzluk kervanı peşinizde ben
ARİFAN: Necip Fâzıl’la alakalı şu an aklınıza gelen bir hatıranızı bizimle paylaşır mısınız?
HÜSEYİN ÜZMEZ: Hapishanedeyken bize yemek geldi mi iyisini onlara gönderiyorduk. Bir gardiyanla: “Ne istiyorlarsa gönderelim” diye haber yolladık. Necip Fâzıl demiş ki: “Şükürler olsun her şeyimiz var, bir havyar noksan.”
Biz otuz dört Malatyalı ve Elazığlı bir araya toplandık, “bu havyar neydi, nasıl bir şeydi?” diye düşünüyoruz. Kâmuslar, lügatlar açtık baktık ama havyar yazmıyor. Tabi “havyar” bize yabancı gelmiyor ama, ne olduğunu da bilmiyoruz, iletişim şimdiki gibi değil ki..
Sonra dedim ki “Onlar bizden hıyar istemiştir, bu dangalak gardiyan havyar anlamıştır.” Sonra bir çuval hıyar gönderdik…
ARİFAN: Son olarak şunu sormak istiyorum. Cahiliye dönemi yaşanıyorken Efendimiz dünyaya teşrif ettiler. Ona tabi olunduktan sonra Asr-ı Saadet dönemi yaşanmaya başladı. Bu gün Efendimiz yok ama vârisleri var. Eğer vârislerine tabi olursak, şu stres ve bunalım dolu hayatımızı saadet asrına döndürebilir miyiz?
HÜSEYİN ÜZMEZ: Zaten o işin başka yolu yok. Şimdi bu soruyu şöyle cevaplandırmış olayım. Askerdeydik, kısa devre askerlik yapıyoruz. Kaymakamlar, avukatlar, valiler, profesörler, doçentler falan var. Askerlikte şöyle nişan alıyorsun; “Gezgöz-arpacık” bilirsiniz. Subaylar bakıyorlar “Tamam iyi nişan almışsın;” diyorlar, ama tetiğe basmak yok sadece nişan almayı öğretiyorlar. Sonra da yattığımız yerden yüz metreye ateş etmeye gideceğiz.
Atış talimi var, mermi ile ateş edeceğiz. Bir üniversite talebesi gene böyle gez-göz-arpacık nişan almış tetiğe de basmış, dipçik geri tepince ağzı burnu parçalandı, dişleri döküldü. Neden? Teori var ama, pratik yok. Evet teori var, tamam gez-göz-arpacık nişan aldı, ama bu vaziyette tetiğe bastığında ağzı burnu parçalanır onun farkında değil.
Şimdi pratiğe gitmek için Rabbimiz Peygamber göndermiş. Rabbimiz isterse delilsiz de insanı yetiştirebilirdi, Resûlüllah’ı göndermeden de insanlara hidâyet yolunu gösterebilirdi. Ama öyle olmamış işte. Hatta bunu bana “Ceviz Kabuğu” programında Hulki Cevizoğlu söylemişti. “Allah ile kulu arasına kimse giremez” diye. “Bunun kadar saçma bir söz yeryüzünde yok” dedim. “Allah ile kul arasına kimse giremez” diyorsunuz. Madem öyle, Allah niye kullarıyla arasına Resûlüllah’ı soktu, Resûlüllah ile kendi arasına niye Cibril-i Emin’i soktu. Madem ki delile ihtiyaç var, öyleyse ehlüllâhtan olan insanlar niye bizim delilimiz, rehberimiz olmasın. Âlimlerimiz, fazıllarımız niye Resûlüllah ile aramıza girmesin? “Müzik ruhun gıdası” diyorsunuz. Zurnayı çal, ruh gıdalansın bu iş midir yani? Rûhun gıdası olarak müziği kabul ediyorsunuz ama, rûhu eğiten mürşidler söz konusu olunca; “Allah ile kul arasına kimse giremez” diyorsunuz. Onların yolunu takip etmeden hiçbir yere gidemeyiz, akıl eşeği bizi ancak bataklığa götürür.” dedim.
Akıl nedir öyleyse? Aczini bilen akıldır; “Ben acizim, doğruyu Allah bilir...” demeli, sadakallâhül azim’in manası, sadaka Rasûlüllâh’ın manası budur.
Elbette ki İslâm’a dönelim derken böyle teorik olarak dönüş olmaz, onu yaşayacaksınız. Bakın ben, üniversitelerde de, askerlikte de, hapishanede de şunu gördüm, adam seni severse fikirlerini de seviyor. Öyleyse mesele “kâl” değildir mesele “hâl”dir. Eğer sen gerçek bir Müslümansan, taviz vermeyecek bir adamsan, Allah’a teslimiyet içerisindeysen, ister istemez ona tesir edersin sen, yoksa söylediklerin lâf-ı güzaf hiç bir şey olmaz. Onun için “bilmek mi, olmak mı?” Olmak… Ama nasıl olunur? İşte ehlüllâha tabi olarak. Elbette ki Allah dünyayı boş bırakmadı, büyük insanlar var, önümüzde rehberlerimiz var onları gördüğümüz zaman hayran oluyoruz kendi kulluğumuzdan utanıyoruz. Onlarsız Allah’a teslimiyet çok zordur, onlarsız Müslümanların birleşmesi de zordur, Müslümanlar birleşmeden de hiçbir şey olmaz.
Şimdi ılımlı İslâm diye bir şey çıkardılar. İslam İslam’dır! Allah’ın kitabı Resûlüllah’ın sünnetinden ibarettir. Yoksa biz köçek değiliz ki her havaya göre ayak uyduralım. Ilımlı İslam ne
demek? İslam’ın ılımlısı, romantiği olmaz. İslam İslam’dır. Bitti. O da Allah’ın kitabı, Resûlüllah’ın sünnetidir, bu kadar...
Onu bize öğretecek olanlar kimlerdir? Ehlûllâhtır! Onlar Allah yolunun kahraman yolcularıdır, onlar hayatlarını Allah’ın yoluna vakfediyorlar ki, bizim gibiler adam olsunlar diye. Ancak o yolda gidersek kurtulabiliriz başka türlü kurtulamayız, Allah’a teslim olduğumuz müddetçe, İslam’ın izzet ve şerefini de üzerimizde taşıdıkça, Allah’ın izniyle laf adamı değil fiil adamı olduğumuz zaman biiznillah her şeyin üstesinden geliriz.
ARİFAN: Allah razı olsun. Sizi ağırlayalım derken, inşaallah ağırlık yapmamışızdır. Yorduk, hakkınızı helal edin.
HÜSEYİN ÜZMEZ: Ne demek, böyle yorgunluklara canım kurban.