Ahmet BOZDOĞANLI
Almanak 2007-2008, Mayıs 2008 sayısından.
Osmanlı cihad hukûkunda ve gayri müslimlerle münâsebetlerinde sık sık karşımıza çıkan “ahidnâme-i hümâyun” ve “emannâme” tabirleri; Osmanlının hem İslâmî, hem de insanî tavrının en güzel örneklerini ortaya koyan uygulamalardır. Her iki kavram da hemen hemen aynı mânâda kullanılmakta olup; Osmanlı sultanları tarafından gayr-i müslimlere verilen “İslâm cemiyeti içinde serbest hayat hakkı” demektir. Bu hakkın sınırları İslâm hukûkuna göre çizilmiş olup, zaman ve şahıslarla değiştirilemeyen sağlam temeller üzerine kurulmuştur.
Osmanlıda ahidnâme tatbikatının kaynağı, Hz. Peygamber Efendimizin verdiği ahid ve emannâmelerdir. Bu sebeple Osmanlı Sultanlarının verdiği ve Türkçe karşılığı “söz kâğıdı” olan her ahidnâme, tıpkı Hz. Peygamberimizin verdiği ahidnâmelerde olduğu gibi yedi rükün üzerine düzenlenmiştir:
Cenâb-ı Hakka hamd-ü senâ
Hz. Peygambere salât-ü selâm
Ahd-ü peymânın (söz vermenin) önemi
Muâhedeye (verilen ahde) muhâlif hareketten çekinmek
Ahdin keyfiyet ve ehemmiyetini açıklamak ve yapılan ahidle ilgili
bilgi vermek
Ahidde durmanın lüzumu ve aksinden çekinmek
Hz. Allah’tan ahde sadakatte sebât etmek için yardım dilemek1
Osmanlılarda ahidnâme uygulaması Osman Gazi döneminde başlamış ve birçok zafer sonrası da asırlarca yerine getirilmişti. Genellikle bağlı devletlere verilen haklara “ahidnâme-i hümâyun” denilirken; gayr-ı müslim cemâat ya da şahıslara verilen haklara “emannâme” denilmiştir. “Emannâme” tabiri eminlik, korkusuzluk, müsaade vb. anlamlara gelen “eman” kelimesine Farsça mektup anlamına gelen “nâme” kelimesi eklenmesi ile ortaya çıkmıştır. “Güvenlik Kağıdı” demektir.2
Tatbikatı ile bu gün de hasret ve hayranlık uyandıran Osmanlı medeniyeti; Batının bütün iftira, suçlama ve saldırılarına rağmen hâlâ yaptığı eserler, sardığı yaralar, verdiği fermanlar ile İslâmî ve insânî vasfı ile ufuklar açmaya, örnek olmaya ve dünya insanlığını iyiye ve güzele, Hakka ve hakikate davete devam etmektedir. Fatih Sultan Mehmed Han ise bu konuda en önemli örnektir. Çağ açıp, çağ kapayan; İstanbul’u İslâm şehri yapan, Hz. Peygamberimizin büyük müjdesi ile şereflenen bu büyük hükümdar; şehrin fethinden sonra attığı her adımda; yaptığı her icraatta İslâm’ın vakarı ile insan olmanın şerefini birlikte yaşamış ve yönettiklerine de yaşatmıştır. Şüphesiz ki o bunun usul ve âdâbını, başta Akşemseddin Hazretleri olmak üzere, Molla Gürânî, Molla Hüsrev, Molla Zeyrek, Molla Hayrüddin gibi ho-
1- Mehmet Zeki Pakalın; Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü; İstanbul 1983, MEB Basımevi Cilt: I, s. 29- 30 2- Mehmet Zeki Pakalın; Age; Cilt: I, s. 55
calarından almıştı.
Böyle bir ruh ikliminde hükümdarlık yapan Fatih Sultan Mehmed; hükümdarlığı süresince; İstanbul’daki Ortodoks Rumlara, Galata Zimmîlerine, Ermenilere, Yahudilere, Bosnalı Katoliklere, Eflâklılara, Boğdanlılara ve Venediklilere olmak üzere sekiz önemli ahidnâme-i hümâyun vermişti.
Temelde her zaman İslâmî kaidelere bağlı kalan Osmanlı Devleti; bu ahidnâmeleri verirken “millet sistemi”ni esas kabul etmiş, böylece idarî mekanizmanın işleyişini kolaylaştırmış ve devamlılığını sağlamıştı. Asırlarca uygulanacak olan bu sistemin temel yapısı Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulmuştu.3
Fatih Sultan Mehmet, 29 Mayıs 1453’de İstan-bul’u fethederek şehre girdiğinde, Hıristiyan halk Ayasofya’da ayin yapmakta ve büyük bir korku içinde beklemekte idi. İstanbul’un fethi tamamlandıktan sonra Ayasofya’ya giren Fatih Sultan Mehmet, patrik ve papazlar da dâhil olduğu halde, kadın ve çocuk bütün halk kesiminden insanları burada toplanmış ve ağlar halde görmüştü. İçeride sükûnet sağlandıktan sonra Fatih, patriğe korkmamasını ve ayağa kalkmasını isteyerek şöyle dedi: “Ben Sultan Mehmet; sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki bugünden itibaren artık ne hayatınız ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız”. Daha sonra da Fatih, patrik ve yanındakilerden “Evlerine dönmelerini, herkesin can, mal ve namusunun emniyette olduğunu, iş ve sanatlarına devam etmelerini” istemişti. Fatih ardından da kumandanlarına dönerek “Askerlerin halka hiç bir fenalık yapmamalarını emretmelerini ve herhangi birisi bu emre itaat etmezse ölümle cezalandırılacağını” bildirmişti. Diğer bir fermanla da savaş sebebi ile İstanbul’dan kaçmış olanların geri dönerek iş ve güçleriyle meşgul olmalarını ve bunların haklarının garanti altında tutulduğunu beyan etmişti.4
Fatih, ayrıca Katoliklerin merkez makamı papalığa karşı Ortodoks Rumları yeniden teşkilatlandırmış ve patriklik makamına Ortodoksların kendi örf ve adetlerine göre, Georgios (Kortesios) Skolarios (Gennadios)’un patrik olarak seçmelerini sağladı. Bu kişi, Türk hâkimiyeti altındaki ilk patrik olmuştu. Seçimden sonra yemeğe davet edilen yeni patrik ile Sultan Fatih uzun süre konuşmuş, dini idare ve mezhep işlerinde ise ona bazı haklar lütfetmişti. Ayrıca ona “Millet başı” unvanını da vererek, onu Ortodoksların adına devlete karşı yetkili kılmıştı. Fatih, daha sonra patriğe bir de ferman (berat) vermişti. Bu fermanda kısaca, patrik ve büyük papazların rahatsız edilmeyeceği, genel hizmetlerden (vergi vb.) muaf tutulacağı, kiliselerinin camiye çevrilmeyeceği, dini ayinlerin serbest kalacağı, nikâh-cenaze işlemleri ve törenlerinin eskisi gibi patrikhane tarafından yapılabilineceği, patriğin statüsünün yükseltileceği, bir de kendisine bir “muhafız birliği” verileceği belirtilmişti.5
Fatih tarafından Ortodokslara verilen dinî imtiyazlar şunlardı:
1- Ortodoksları kimse rahatsız etmeyecektir. 3- Gülnihâl Bozkurt, Alman-İngiliz Belgelerinin ve Siyasi Gelişmelerin Işığı Altında Gayrimüslim Osmanlı Vatandaşlarının Hukuki Durumu (1839–1914), Ankara 1989, s.10. 4- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara, 1967,TTK Yayınları, Cilt: I, s. 491. 5- Süreyya Şahin, Fener Patrikhanesi ve Türkiye, İstanbul 1980, Ötüken Yayınları s.48
2- Gennadios ve ona bağlı piskoposlar her türlü vergi ve resimden muaf olarak yaşayacaklardır. “Kimse patriğe tahakküm etmesin, kendisi ve maiyetinde bulunan büyük papazlar her türlü umumî hizmetlerden müebbeden muaf olsun” denilmektedir.
3- Kiliseler camiye çevrilmeyecektir.
4- Evlenme, boşanma ve her türlü dinî ibadetler serbestçe yerine getirilecektir.
5- Paskalya yortusu tam bir özgürlük içinde kutlanacak ve üç paskalya gecesi Fener’in kapıları açık kalacaktır.
6- Piskopos ve metropolitler yargı ayrıcalıklarına sahip olacaklardır.
Bütün bunlara karşılık Gennadios da yeni hükümdarı tanıdığını ve ona uyruk olduğunu ilan etmiştir.
O zamana kadar sadece rûhânî lider olan patrik, şimdi padişahın koruyuculuğunda, kendi dinî topluluğunun birçok dünyevî işlerinin de tartışılmaz yöneticisi olmuştu. Ortodoksların evlenme, boşanma, miras gibi özel hukuk meseleleri ve Ortodokslar arasındaki her türlü anlaşmazlıklar da ya patrik veya yetki verdiği papazlar tarafından çözümlenecekti. Ama hiçbir zaman patriklere “ekümenik” sıfatı verilmemişti.1 Osmanlı patrikhanenin bu konumuna ve rolüne asırlarca riayet etmiş, ancak 1821 Yunan İsyanında patrikhanenin açık desteği ve patriği idama götüren hadiseler; bu haklardan bir kısmının onların elinden alınmasına neden olmuştu. Nitekim 21 Haziran 1830 tarihli bir belgede devrin tarihçilerinden “İstanbul’un fethini müteakip Fatih Sultan Mehmed’in Rumlara ihsan ettiği imtiyaz ve bu imtiyazın IV. Sultan Mehmed zamanına kadar devam ettikten sonra ne surete tahavvül eylediğine dair Yunan, Latin ve Fransız tarihlerinden” gerekli araştırmaların yapılarak durumun Sultan II. Mahmud’a bildirilmesi istenmişti.2
Ortodoks kilisesine, Bizans İmparatorluğu zamanındaki bütün hakları tanınmak suretiyle Rumları, hiç bir zaman benimsemedikleri Katolik Kilisesi’nin nüfuz ve hâkimiyeti altına girmekten kurtaran Fatih Sultan Mehmet, aynı dönemde yeni bir ahidnâme ile İstanbul’da oturan Katolik Cenevizliler ve Galata ahalisine de kilise ve inançlarının teminat altında olduğunu bildirmişti.3 Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’un fethinden sonra Galata ve çevresinde yaşayan Cenevizli Hıristiyan tebaanın, huzuruna 1- Coşkun Üçok, “Osmanlı İmparatorluğu ve Rum-Ortodoks Kilisesi”, Tarih Boyunca Türk-Yunan İlişkileri, Üçüncü Askerî Tarih Semineri, Ankara 1986, s.191. 2- BEO Hatt-ı Hümayun ( HH), 778/ 36478-B 3- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Age, c. II, s. 6–7.
elçiler göndererek buyruğu ve itaati
altına girdiklerini bildirmeleri üzerine, artık zimmeti altında bulunmaları
ve Şer’i hükme göre “Zimmî” hükmü
taşımaları nedeniyle, bölgede yaşayan
tüm Hıristiyan halka İslâm’ın emirleri
doğrultusunda can, mal, inanç ve ibadet emniyeti sağlayan bir ahidnâme
yollamıştı. 7 Temmuz 1453’de yazılan
bu “Ahidnâme-i Hümayun”un, halen
Paris’te Biblioetheque Nationale’de
bulunmaktadır.
Fatih Sultan Mehmed tarafından
aynı imtiyazlar Ermeni ve Yahudi cemaatlerine de tanınmıştır.4 Fatih 1461
yılında, Bursa’daki Ermeni Piskoposu
Hovakim’i, İstanbul’a getirterek, kendisini “Ermeni Patriği” olarak ilan etmişti. Evvelce Ortodoks Patriğine tanımış olduğu hakların bütününü Ermeni
Patriğine de vermişti. Hâlbuki Osmanlı Devletinin o tarihteki sınırları içinde
yaşayan Ermenilerin sayısı, böyle bir
patriklik kurulmasını ve benzeri hakların tanınmasını gerektirecek seviyede
bile değildi. Fakat böyle bir patrikliğin
kurulmasının arkasından, İstanbul’da
kısa sürede Ermeni nüfusu artmış,
hatta İstanbul, dünyanın Ermeni nüfusu en kalabalık bir şehri hâline gelmişti. Zaman içinde bu nüfus kültürel,
ekonomik ve sosyal bakımlardan, diğer
ülkelerdekinden çok daha yüksek seviyeye ulaşmıştı. Bu gün bizi Ermenileri katletmekle suçlayanların hiçbir zaman bu tarihî hakikatlerle yüzleşmedikleri, hatta onlardan haberdar bile olmadıkları anlaşılmaktadır.5
Fatih Sultan Mehmed’in tıpkı Galata Hıristiyanlarına verilen ferman gibi, yine Galata’da ve İstanbul’da yaşayan Yahudilere de bir ferman verdiğini görüyoruz. Ancak bu ferman yandığı için aslının mevcut olmadığını, ama h.1011/m.1602 yılında verilen bir başka fermanda ilkine atıfta bulunulmasından böyle bir fermanın var olduğu anlaşılmıştır. Bu yeni fermanla Fatih’in Yahudilere verdiği hakların yenilendiği anlaşılmaktadır. Bu fermanda, fetih sırasında Yahudilerin, Bizans’a yardım etmediklerinden dolayı, eskiden beri mevcut olan havralarının olduğu gibi kalacağı, kendilerine ve ibadethanelerine dokunulmayacağı, kendi inançları gereğince ibadetlerine devam edecekleri ve Tevrat okuyacakları belirtiliyordu. Bu fermanda ayrıca 117 ve 130 yaşında iki yeniçeri ocağı mensubunun h.940/m.1533 senesinden önce “ahd-ü emâna muğâyır” bir tutum üzerine, yetkililerin huzurunda, fetih sırasındaki ahidnâmenin verildiğini ikrar etme4- Gülnihâl Bozkurt, Age; s. 10. 5- O.Oscanyan, The Sultan and His People (Sultan ve Tebaası), New York 1857, s.353-354’den Kamuran Gürün, “Ermeni Sorunu Yahut Bir Sorun Nasıl Yaratılır?” Türk Tarihinde Ermeniler Sempozyumu, İzmir 1983, s.16.
leri sonucu bu ahdin yenilendiğine de değinilmekte idi. Ayrıca daha sonra bu fermana dayanılarak verilen fetvalardan bahisle, Yahudilerin mâbedlerine sahip olabilecekleri ve ayinleri üzere ibadetlerine devam edebilecekleri kaydedilip, bunlara kimsenin engel olmaması ve daha sonra gelenlerin de buradaki hükümlere muhalefet etmemeleri isteniyordu.1
Fatih Sultan Mehmed, Sırbistan hudutlarına dayandığı zaman Sırplar, ya Türkleri ya da Macarlardan birini tercih etmek zorunda kalmışlardı. Sırplar Ortodoks, Macarlar ise Katolikti. O yüzden bu iki millet birbirini hiç sevmiyordu. Sırp Kralı Georgios Brankoviç, önce Macar Kralı John Hunyadi’ye bir heyet göndererek: “Osmanlı bizi güneyden, siz de kuzeyden sıkıştırıyorsunuz. Biz Hıristiyan olan sizlere itaat etmek istiyoruz. Siz Türklere galip gelirseniz, mezhebimiz olan Ortodoksluk hakkında ne gibi imtiyazlar vereceksiniz ve Ortodoks kiliseleri hususunda nasıl muamelede bulunacaksınız?” diye sordu. John Hunyadi’nin cevabı: “Bütün Ortodoks Kiliseleri yıkılacak, yerine Sırbistan’ın her tarafında Katolik kiliseleri yaptıracağım” oldu. Bu defa Sırp Kralı aynı soruyu sormak üzere Fatih’e de bir heyet gönderdi. Fatih’in cevabı ise: “Herkes kendi halkı ile birlikte, kendi mabedinde ibadet etmeye devam edecektir” olmuştu. Fatih onlara mezheplerinin gereğini serbestçe ifa edebileceklerini, dinî hususlarda tamamen hür ve serbest olduklarını bildirdi. Aldıkları bu cevap üzerine Sırplar, Türklerin hâkimiyetini kabul ettiler.2
Fatih Sultan Mehmed İstanbul’un fethinden on yıl sonra 1463 tarihinde Bosna’yı da fethederek, üç yüzden fazla müstahkem mevkii ele geçirmiş ve Osmanlı Devletine bağlamıştı. Bu tarihten itibaren Osmanlı vilâyeti olan Bosna, hem yerli halkın, hem de yeni yerleşenlerin huzur içinde yaşadıkları bir bölge haline gelmişti. Osmanlı idaresinde gelişip mâmur hale gelen Bosna’da; 177 cami ve mescid, birçok medrese, 8 dâru’l-kurrâ, 10 dâru’l-hadis, 180 mektep, 47 tekke, 110 çeşme, 1060 pınar, 300 sebil, 5 hamam, 3 kervansaray ve 7 köprü yanında, kiliseler ile Hıristiyanlara ait okullar da bulunuyordu. Bu eserler sayesinde Saraybosna, Osmanlılardan önce büyük bir köy iken, Osmanlılar devrinde önemli ve büyük bir şehir haline gelmişti. Fatih’in Bosna’yı fethi sonrası bölgedeki Katolik Bosnalılara verdiği ahidnâme, Bosna’da katliam yapan günümüz Haçlılarına acaba hiçbir şey hatırlatmıyor muydu? Fatih; 28 Mayıs 1478 tarihli ahidnâmesinde şöyle diyordu:
“Yardım Allah’tandır;
Bosna Rahiplerine Sultan Muhammed Han-ı Merhumun verdiği ahidnâme suretidir.
Nişân-ı Hümâyun şu ki; Ben ki Sultan Mehmet Han’ım; üst ve alt tabakada bulunan bütün halk şu şekilde bilsin ki, bu fermanı taşıyan Bosna rahiplerine lütufta bulunup şu hususları buyurdum: Söz konusu rahiplere ve kiliselerine hiç kimse tarafından engel olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan gerek ihtiyatsızca memleketimde duranlara ve gerekse kaçanlara 1- Avram Galanti, Türkler ve Yahudiler, İstanbul, 1928; s. 34–36. 2- T. W. Arnold, İntişar-ı İslâm Tarihi, Ankara 1971, s.277–278. Ahmet Akgündüz, “Osmanlı Devletinde Barış ve Hoşgörünün Hukuki Temelleri”, Osmanlıda Hoşgörü Birlikte Yaşama Sanatı, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yay. İst. 2000, s.64–73
emn-ü amân olsun ki, memleketimize gelip korkusuzca meskûn olsunlar ve kiliselerinde yerleşsinler; ne ben, ne vezirlerim ve ne de halkım tarafından hiç kimse bunlara herhangi bir şekilde karışıp incitmeyecektir. Kendilerine, canlarına, mallarına, kiliselerine ve dışarıdan memleketimize getirecekleri kimselere dahi yeri ve göğü yaratan Allah hakkı için, Ulu Peygamberimiz hakkı için, yedi Mushaf hakkı için, yüz yirmi dört bin Peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır bir yemin ile yemin ederim ki, yukarıda belirtilen hususlara söz konusu rahipler benim hizmetime ve benim emrime itaatkâr olduğu sürece, hiç kimse tarafından muhalefet edilmeyecektir.”3 Fatih Sultan Mehmed’in engin hoşgörüsünün çarpıcı örneklerinden birisi olan bu ahidnâme hâlen Bosna’nın Fojinica Beldesi’ndeki bir manastırda günümüze kadar saklanmıştır. Osmanlı yönetimi de her zaman bu vesikaya bağlı kalmıştır.
Fransa’da Saint Bartelmi Yortusu ile bir gecede otuz bin protestanın kralın emri ile Paris’te katledildiği, Yahudilerin 1763’lere kadar insan bile kabul edilmediği, ruh hastası kadınların “cadı” suçlaması ile ateşlerde yakıldığı, adına “otuz yıl savaşları” adı verilen savaşlarla katolik ve protestanların birbirlerini kestiği, adını “hırsız” anlamına gelen İngillerden alan İngiltere’de sadece Magna Carta (büyük şart) için yüz binlerce insanın soylu olup-olmamak iddiası ile can verdiği medenî Avrupa; nasıl oluyor da bizi hâlâ “barbar”, kendilerini “insancıl” görüyor acaba? Çünkü emperyalizm ve haçlı ruhu kandan beslenmektedir. Bu gün Irak’taki, Filistin’deki, Çeçenistan’daki, Afganistan’daki, hatta Filipinler’deki mazlum Müslümanlar, öz vatanlarında Fatih’in gayr-i müslimlere verdiği hakların çok küçük bir bölümüne bile sahip değillerdir. Fatih’in ruhunu yaşamak ve yaşatmak için; onun İslâmî ve insanî değerlerini, bu değerlerin kaynağını iyi öğrenmemiz gerekmektedir.