Fâtih Ve Fetihteki Mânevî Yardımlar

Fâtih Ve Fetihteki Mânevî Yardımlar

Ali EREN

Almanak 2007-2008, Mayıs 2008 sayısından.

İstanbul’un fethiyle ilgili şu mûcize haber Müslüman idarecileri 9 asır boyunca heyecanlandırdı:

“Kostantîniyye (İstanbul) elbette fethedilecektir. Onu fetheden emir ne güzel emir, onun askerleri ne güzel askerdir.”

Osman Bey de bu heyecanı yaşayanlardan idiyse de bu kutlu fethin kendisine nasip olmayacağını anlayınca oğlu Orhan Gazi’ye şu vasiyette bulunuyordu:

“Osman-Ertuğrul oğlusun

Oğuz-Karahan neslisin

Hakk’ın bir kemter kulusun

Kostantin’i aç gülzâr yap.”

Ne var ki, fetih Orhan Gazi’ye de nasip olmamış, Birinci Mu-

rad, Yıldırım Bâyezid, Çelebi Mehmed derken İkinci Murad Han zamanı gelmişti.

Sultan Murad, Peygamberimiz’in övgüsüne nâil olacak emîrin kendisi olup olmayacağını düşünüyor, bunun heyecanını yaşıyordu. Bir gün, Edirne sarayında zamanın mâneviyat büyüklerinden Hacı Bayram Velî Hazretleri’yle sohbet sırasında düşüncesini bu mâneviyat büyüğüne açtı:

“Efendi hazretleri! Kostantîniy-ye’nin fethi bize müyesser olacak mı?”

Hacı Bayram Veli Hazretleri cevap verdi:

“Hayır sultanım! Kostantîniy-ye’nin fethi, bizim köse ile şu beşikte yatan şehzâdeye nasip olacak.”

Büyük Veli’nin köse dediği zat Akşemseddin Hazretleri’dir.

Sultan Murad’ın oğluna küçükken verdiği şu öğütler, Fâtih’in zihninden hiç çıkmamıştı:

“Oğul! Üç türlü insan vardır.

Bir: Aklı ve fikri yerinde, geleceği az çok gören ve düşünen ve hiçbir olumsuzluğu olmayan kimseler.

İki: Eğri ile doğruyu bilmekten uzak olanlar. Bunlar bu duruma kendi istekleri ile değil, çevrenin etkisi ile düşmüşlerdir. Nasihat dinler söz kabul eder, duyup işittiklerine uyarak yaşarlar.

Üç: Ne kendileri bir şeyden haberdardırlar, ne de ikaz ve nasihatlara kulak asarlar. Sadece kendi istek ve arzularına uyar ve her şeyi bildiklerini sanırlar. En tehlikeli ve âdî kimseler bunlardır.

Ey Oğul! Yüce Allah, eğer seni ilk saydığım özellikteki kişiler arasında yaratmışsa, sevinirim. İlkinden değil de ikinciler gibi isen yapılan nasihatlere kulak vermeni tavsiye ederim. Sakın üçüncü gruptan olmayasın ki onlar Allah’a ve insanlara karşı iyi bir durumda değildirler.

Hükümdarlar, elinde terazi taşıyan kimseye benzerler. Sana, hükümdar olunca teraziyi doğru tutmanı (adâleti) tavsiye ederim. O zaman, Allah da senin iyiliğini murad eder.”

Şehzâdeliği bu nasihatlerle, sıkı bir eğitim ve mânevî bir havada geçen Sultan Mehmed, şu yüce idealin sahibi olarak kıyamete kadar unutulmayacak bir Fâtih olmuştu:

“İmtisâl-i câhidû fillah olupdur niyyetüm

Dîn-i İslâm’ın mücerred gayretidür gayretüm

Fazl-ı Hakk u himmet-i cünd-i ricâlullâh ile

Ehl-i küfrü serteser kahreylemekdür niyyetüm

Enbiyâ vü evliyâya istinâdum var benüm

Lutf-i Hakk’dandır heman ümmîd-i feth u nusretüm

Nefs-ü mâl ile n’ola kılsam cihanda ictihad

Hamdülillah var gazâya sad-hezârân rağbetüm

Ey Muhammed! Mu’cizât-ı Ahmed-i Muhtâr ile

Umarım gâlib ola a’dâ-yı dîne devletüm”

Bugünkü ifadelerle yaklaşık olarak şöyle diyordu:

Benim niyetim, Allah’ın “Allah yolunda cihad edin” emrini yerine getirmek, gayretim sadece İslâm gayretidir; Allah’ın ve Allah dostlarının yardımlarıyla kâfirleri toptan kahretmektir.

Ben, peygamberlerin ve evliyânın yardımlarına dayanıp güveniyorum. Gayem, canla-malla bu dünyada din yolunda gayret etmektir. Bunun için fetih ve yardımı Allah’ın lütfundan beklerim.

Elhamdülillah! Yüzbin kere gazâ etmeye iştiyakım var.

Kendisinin ismi Mehmed/ Muhammed olduğu için sonunda kendisine hitâben şöyle diyor: Fatih´e göre ho

liyâkatli bir insan

Ey Muhammed! Umarım ki, Peygammayacağı bir iş y berimiz Muhammed Aleyhisselâm’ın

ilim ve faziletinde mûcizeleriyle devletim din düşmanlarına

yararlanabilmesi gâlib gelir.

ona sadrazamlık t

*** tebessümle karşıla

Yukarıdaki mısralarda da görüleceği gibi, Padişaha şöyle cev Fatih mâneviyat erbâbının yardımlarına “Oğul! İyi harb çok ehemmiyet veriyordu. Onun içindir hâlâ devlet idares ki, hocası Akşemseddin’in ve zamanın kut- şaların yıllardan bu Ubeydullah-ı Ahrar (Kuddise Sirruhu) umuduyla devlete Hazretleri’nin teveccüh ve himmetlerine Onlar dururken müracaat etmişti. alıp sadrazam ya

İstanbul’un fethi uzayınca, fethin gerçek- gayretli millet ev leşmesi için ne yapmak gerektiğini sorduğu ni tıkayacak, şe Akşemseddin Hazretleri, “Zamanın kutbu- sın. Unutma ki, n nun Semerkant’taki Ubeydullah Ahrar medresede tefsir o hazretleri olduğunu, O’nun himmetiyle medresedeki müde fethin gerçekleşeceğini” söylemişti. devlet idare edebi

olmaz! Sen o mevk

Bundan sonrasını Ubeydullah Ahrar Hazretleri’nin torunu Muhammed Kâsım’ın anlattıklarından öğrenelim: “Ubeydullah Hazretleri bir gün öğleden sonra âniden beyaz atının hazırlanmasını istedi. At hazırlanınca binip hızla Semerkant’tan ayrıldı. Talebelerinden birkaçı da peşinden gitti. Biraz sonra talebelerine “Siz burada durun” buyurdu. Kendisi atını Abbas Sahrası’na doğru sürdü. Bir müddet daha kendisini takip eden talebelerinden Mevlânâ Şeyh diyor ki: “Sahraya vardığında atını bir sağa bir sola sürdü. Sonra birden gözden kayboldu.”

Daha sonra da evine dönüp nereye gittiği sorulduğunda buyurdu ki:

“Türk sultanı Muhammed Han kâfirlerle harb ediyordu. Benden yardım istedi. Ona yardım etmeye gittim. Allah’ın izniyle galip geldi, zafer kazanıldı.”

Tâcü’t-Tevârîh isimli meşhur tarih kitabının yazdığına göre,

yukarıdaki hadiseyi anlatan Muhammed Kâsım’ın babası ve

Ubeydullah Ahrar Hazretleri’nin oğlu, İkinci Bâyezid zamanında

Anadolu’ya gelir ve Sultanla görüşür. Bu görüşmeyi şöyle anlatıyor:

“Bilâd-i Rûm’a (Anadolu’ya) gittiğimde Sultan Bâyezid bana

babamdan bahsederek şeklini ve şemâilini tarif etti; “O zatın

beyaz bir atı var mıydı?” diye soru. Ben de beyaz bir atı olup

bazen ona bindiğini söyledim. Bunun üzerine Sultan Bâyezid

şöyle dedi:

“Babam Sultan Muhammed Han bana şunları anlattı: İstanbul’u

fethetmek üzere savaştığım sırada harbin en şiddetli bir anında

Ubeydullah Hazretleri’nin yardımını istedim. Şu, şu vasıfta ve

beyaz bir at üzerinde bir zat yanıma geldi ve

”Korkma! Endişelenme!” buyurdu. Nasıl ocası Molla Gürânî endişelenmeyeyim, küffar çok dedim. O zandı; muvaffak ola- man elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. yoktu. Fatih, onun Bakınca büyük bir ordu gördüm; “İşte bu

en bütün tebaanın ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen

için fetihten sonra falan tepenin üzerine çık. Üç defa kös vur

teklif etti. Bu teklifi ve hücum emri ver” buyurdu. Emirlerini ayan Molla Gürânî, aynen yerine getirdim. Böylece düşman hevap verdi: zimete uğradı ve fetih gerçekleşti.”

b ediyorsun, fakat ***

sinde yayasın. Pa- Fâtih, yedi dil biliyordu. Şâirdi; mühendisberi sadrazamlık lik ve haritacılık sahasında çok ileri seviyede e hizmet ediyorlar. idi. Hem kendi aklî ve naklî ilimlerde zirvede

medreseden beni idi, hem de kendi gibi yüksek seviyede olan; apacaksın. Böylece Akşemseddin, Molla Hüsrev, Molla Gürânî,

vlatlarının önleri- Molla Yegân, Hızır Çelebi, Ali Kuşçu, evklerini kıracak- Hocazâde gibi mümtaz şahsiyetlere sahip idi. ne senin paşaların okutabilirler, ne de Sultan Fâtih, ibâdete düşkün, derviş ruhlu errisler paşalar gibi bir zat idi. Babasının yaptığı gibi Allah’ı ziilirler. Olmaz oğul, kirle meşgul olmak için sultanlığı bırakmak kiin ehlini ara.” niyetindeydi. Fetihten sonra, Akşemseddin

Hazretleri’ne, padişahlığı bırakıp derviş olmak istediğini söyledi. Akşemseddin Hazretleri onun bu teklifini kabul etmedi. Padişahın asıl vazifesinin devlet işleriyle ilgilenmek olduğunu, din-i

İslam ve adâletle memleketi ve dünyayı idare etmenin daha makbul olacağını, aksi halde din ve devlet zarar göreceği için, kendisinin de Fâtih’in de Allah katında mes’ul olacaklarını söyledi. Bu

nasihati dinleyen genç sultan, hocasının dediği gibi hareket etti.

Fatih’in, namaz husûsunda Rum vilayetlerine gönderdiği

bir ferman:

“Allâh-u Teâlâ, emirlerinin yerine getirilmesini bize nasip ve

müyesser eylesin! İşittiğime göre, Rum diyarındaki şehir, kasaba ve köylerde yaşayan Müslüman ahâli, İslâm’ın emrettiği

farzları yapmak ve sünnetlere riâyet hususunda Kur’an-ı Kerîm’e

ve hadîs-i şeriflere uymakta gevşeklik gösterirler imiş. Allâh-ü

Teâlâ’nın ‘Namazı ikame ediniz’ emrine ve ‘Namaz dinin direğidir. Onu dosdoğru kılan dinini korumuş, terk eden dinini yıkmış olur’ hadis-i şerifine uymayıp tuğyan yoluna saparlar, böylece mescid ve câmileri harabeye döndürüp, fısk ve fücur işlenen yerleri mamur ederlermiş.

Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker eylemek üzerime vâcip olduğundan, bir adamımı bu iş için vazifelendirdim. Şöyle emir eyledim ki:

“Namazı terk edeni ta’zir eylemek meşrûdur. Rum diyarında namazını geçirenler tespit edilip, İslâm dininin emrinin gereği yapılsın. Halka namaz kılmaları tembih edilip, kılmayanlar teşhir edilsin! Hiç kimse ne olursa olsun bu cezaya mani olmaya! Rum sancak beyleri, kadıları, subaşıları ve bunların emrindeki diğer memurlar, gönderdiğim vazifeliye yardımcı olalar. Böylece İslamiyet’in yüce ahkâmını yerine getirmekte gevşeklik ve tembelliğe asla meydan verilmeye. Öyle ki, mescitler dolacak, medreseler mamur edilecek ve din-i İslam kuvvetlendirilmiş olacaktır. Böylece Müslümanlar refah, huzur ve saadet içinde olup, padişahın devam-ı devletine ve kudretinin artmasına duâcı olacaklardır…”