Ömer DÖNGELOĞLU
Almanak 2007-2008, Mayıs 2008 sayısından.
Ârifan dergimizin kıymetli okurları, hepinizi hürmet ve muhabbetle selâmlarken, duâ eder, duâlarınızı beklerim. İşte bir yeni yazımızda daha siz aziz kardeşlerimle yine beraberiz.
Âlemlerin Rabbine sonsuz hamdü senâlar olsun. Salât ve selâm, tahiyyât-ü ikram Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e O’nun Âl ve Ashâbına ve cümle ehl-i imânın üzerine olsun.
Mayıs ayını diğer aylardan farklı kılan husus bilindiği gibi İstanbul’un fethinin bu ayda gerçekleşmiş olmasıdır. İstanbul’un fethinin sadece bizim tarihimiz için değil, tüm dünya tarihi açısından önemini sanırım bilmeyenimiz yoktur. Zîra bu Feth-i Mübin; çağlar açıp, çağlar kapatan muhteşem bir hadisedir.
İstanbul’un fethi her yıl ülkemizde çok çeşitli etkinliklerle kutlanmakta ve anılmaktadır. Bizler de buradan, başta Fatih Sultan Mehmed Han olmak üzere fethin tüm ümera, vüzera ve
askerlerini rahmet, minnet ve duâlarla anıyoruz. Rabbim cümlesinin makamını cennet eylesin. Mevlâ bu cennet vatanımızı kıyamete kadar elimizden almasın, almak ve bölmek isteyenlere de imkân ve fırsat vermesin.
Sevgili Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Selem)in mübarek bir hadîs-i şeriflerinde işaret buyurdukları “İstanbul bir gün elbette fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel bir komutan, onu fetheden asker ne güzel bir askerdir.” sözleri sebebiyle, taa sahâbe efendilerimiz zamanında bu fethin hülyâları ve teşebbüsleri başlamış olup, Hz. Ebû Eyyüb el-Ensarî (Radıyallâhü Anh) Hazretleri de ilerlemiş yaşına rağmen bu sebeple taa Medine den kalkıp İstanbul surlarının dibine kadar gelmiş, ama fethi göremeden vefat etmiştir. O büyük sahabî, vefatı halinde nâşını surlara en yakın yere kadar götürülmesini ve oraya def- Eyyûb Sultan Hazr nedilmesini vasiyet etmiştir. Bu büyük bir ruh halinin tezâhürüdür. Ve bu gün yetişen nesillerimize aktarmamız gereken diriltici iksir, işte budur. Düşünün ki bir sahabî üstelik Sevgili Peygamberimizi evinde yedi ay kadar misafir etmiş bahtiyar bir insan, Medine’de kalıp Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) in dizinin dibinde yatmak varken, 840 küsur sene mezarı bile belli olmadan Bizans topraklarında yatacak, bir gün Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Selem)in sözünü gerçekleştirecek nesil gelecek diye…
Bizans’ın Fatih’i elbet bir gün gelecek diye hasretle bekleyecek oracıkta. Resûlüllah’ın her sözüne “işittik ve itaat ettik” makamında îmân etmiş o Asr-ı Saâdet nesli sanki “acaba, sahâbeye bile nasip olmayan bu müjdenin sahibi olacak komutan ve askerleri kim?” diye merakla surların dibinde Fatih’in geleceğini beklemiş.
Hem de ne sabırla… Bir gün değil, beş gün değil, tam 840 sene beklemek… Sahâbe aşkı, sahâbe sabrı, sahâbe îmânı lazımmış, demek ki…
Bir başka açıdan bakarsak bu fotoğrafa şöyle de diyebiliriz. Hz. Ebû Eyyüb el-Ensarî (Radıyallâhü Anh) adeta, “madem bu müjdeye ben nail olamadım, bâri o fethin ordusu İstanbul surlarından içeri girerken benim üzerime basıp geçsinler ve kabrimden ben onları seyredeyim. Kimmiş bu, Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)in asırlar öncesinden görmediği halde övdüğü İslam’ın yiğitleri?” der gibiydi.
Demek ki aşkı olanın sabrı da olması gerekiyormuş. Sahâbe Efendilerimize nasip olmayan bazı müjdeleri, Cenab-ı Hak yeri
ve zamanı geldiğinde dilediği kimseye nasip edermiş. Ve bazı sevdalar
için 850 sene küfrün ayakları altında
sabretmek lazımsa onu göstermek
gerekirmiş. Pazarlıksız, acele etmeden gayret etmek lazımmış.
İşte burada şöyle bir tespit yerinde
olur sanırım. Zaman zaman vefat
eden kardeşlerimizi Eyüp Sultan mezarlığına defnetmek için olması gerekenden fazla gayret gösterenleri görüyoruz. Oysa yakınına defnedilmek
istediğimiz Hz. Ebû Eyyüb el-Ensarî
(Radıyallâhü Anh)ın bizzat kendisi
Resûlüllah’ın Medine’sinde yatması mümkün iken o Resûlüllah’ın bir
(hadîsi şerifini) mübarek sözünü
ispat etmek için doğup büyüdüğü
beldeyi tayyibeyi terk etmiş, hiç bilmediği bu topraklarda vefat etmiştir.
Buradan anlıyoruz ki sahâbeyi kiram
(Tahiyyât-ü İkram) Efendilerimiz, retleri’nin Kabr-i Şerifi Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)
in bir emrini ya da tavsiyesini yerine
getirmeyi, onun yanı başına defnedilmeye tercih etmişlerdir. Bize de
lazım olan ruh ve şuur işte bu olmalıdır.
Aziz dostlar eğer bizim de hayatımızın bir kenarında
Resûlüllah’ı hoşnut edecek bir gayretimiz olursa, katında hiçbir çabanın zâyi olmadığı Cenâb-ı Hak Teâlâ, bizim o amelimizi
Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e bildirecek ve nerede vefat
edersek edelim ruh âleminde inşâallah Resûlüllah’a komşu olacağız.
Saygıdeğer okur kardeşlerim, bir kez daha fethin asil simâlarını
erinden, Fatih Sultan Hazretlerine kadar cümlesini rahmet ve
şükranla yad ederken, Rabbim o mübarek ecdâda lâyık evlatlardan olmayı cümlemize nasip eylesin. Selâm ve duâ ile Cenâb-ı
Hakk’a emanet olunuz…