Ali Ulvi Uzunlar
Almanak 2007-2008, Mayıs 2008 sayısından.
Öyle bir hareket ki çağ değiştiriyor. Öyle bir hareket ki kıtaları birleştiriyor. Öyle bir hareket ki koskoca Roma imparatorluğunun doğu bölümünü tarihe gömüyor. Bununla kalmıyor fetihten sonra verdiği insanlık dersleri ile İslâm’ın ne kadar hoşgörülü ve mükemmel bir din olduğunu cihâna tekrar izhar ediyordu. Bütün bu sonuçlar, Allah Resûlünün hadîs-i şeriflerinin Müslümanlar için ne kadar önemli, dini, siyasi, ekonomik açıdan zaman ve çağlar bakımından ne kadar mükemmel bir tespit olduğunu gösteriyor. Allah-ü Teâlâ buyuruyor; “Habibim ne konuşuyorsa benim kontrolümdedir. O hevâsından konuşmaz.”
Peki fethe nasıl bakılıyor?
Allah-ü Teâlâ insana iki tür göz, iki tür kulak vermiştir. Bir beden gözü ve kulağı, bir de kalp gözü ve kulağıdır. Hz. Ebûbekir (Radıyallâhü Anh) da Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e bakmıştı, o da Allah’ın ayetlerini işitmişti, Ebû Cehil’de. Birisi hüküm verirken, hayat programını düzenlerken beden gözü, beden kulağını ölçü kabul etti. Hz Ebûbekir ise kalp gözünü, kalp kulağını ölçü kabul etti. Birisinin amacı nefsânî duygularını tatmin etmekti. Hz. Ebûbekir’in amacı ise İslâm’ı, yani güzellikleri birey ve toplum bazında tesis etmekti. Kur’an-ı Kerim’de, Allah (Celle Celâlühü) nezdinde insanların en şerlisi ‘sağır olanlar, dilsiz olanlar ve akılsız olanlardır’ buyrulmaktadır. Tabi ki burada Rabbimizin kastı mânevî bakımdan sağırlık, dilsizlik ve akıl mahrumiyetidir.
Fethin de zâhiri kısmı vardır, bâtınî kısmı vardır.
Biz fethe nereden bakıyoruz. Gençlik neresinden bakıyor? Çıkarmamız gereken dersler neler? “Fatihlerin torunlarıyız” ifadesinin içini ne kadar doldurabiliyoruz. Acaba, sadece kürsülerde
kalıyor, gözyaşlarında boğuluyor, dilden kalbe inemiyor mu bu ruh? Burada, bir an tefekkürün önemi zannediyorum çok anlam kazanıyor.
Öncelikle zamanımızın Müslüman gençliğinin dertlerine bir bakalım. İslâm ülkelerinin bir tanesinin ilahiyat fakültesinde bir profesör, gençliğin ilgilenmesi ve dertlenmesi gereken sorunlarla ilgili bir seminer düzenliyor. “Seminerden önce bahsedeceklerimle, gençlerin dertleri arasında ki paralelliği görmem gerekir” diye düşünüyor ve birer kâğıt dağıtarak, çözülmesi halinde çok memnun olacakları sorunlarını yazmalarını istiyor.
Kâğıtları incelemeye aldığında bir de ne görsün? Kendi anlatacaklarıyla, gençlerin sorunları arasında büyük farklar var. Gençlerin sorunları; üniversiteyi bitirince bir yere kapak atmak, cep telefonunun marka ve özelliğini yükseltmek, karşılıksız aşk maceraları, kısa yoldan zengin olmak v.s.
Bir de Fatih’in derdine bakalım…
Yaş 21, dert fetih, karadan gemileri yürütüyor… Başka bir muhasara ve Fatih’in cevabı;
Soğuğa-sıcağa, açlığa-susuzluğa ve yorgunluğa karşı çok dayanıklı olan Fatih Sultan Mehmed Han, Trabzon üzerine çıktığı seferde Zigana dağlarını yaya olarak bin bir müşkülatla geçerken, yanında bulunan Uzun Hasan’ın annesi Sara Hatun: “Ey oğul! Bir Trabzon için bunca zahmete değer mi?” deyince, Fatih: “Bu zahmet din yolunadır, ahirette Allah-ü Teâlâ’nın huzuruna varınca inâyet ola. Zîra elimizde İslâm kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur” cevabını veriyor.
Fetihten çıkartılması ve hayata geçirilmesi gereken acil dersler var. Sözde bir takım duygularımızı tatmin etmekten ziyâde, ibret alarak gençlerimize düzgün eğitim vermemiz gerekir. Kur’an’la barıştırarak, Resûlüllah’ın yoluna tabiiyetini sağlayacak prog-
ramlar düzenleyerek, namaza ikâmelerini sağlamak açısından Resûlüllah’ın sünnetine uyarak (küçükken alıştırmak) değişik zehirlerin yayınlandığı, boş meşguliyetlerin programlandığı internet ve televizyonun kontrollü halde kullanımını sağlayarak.
Hülasa anne-babaların aile eğitimini, çocuklarımızın ve gençlerimizin eğitimini İslâm’a ve çağımıza uygun bir şekilde sağlamak zorundayız.
Gençlerimize çok az sorumluluk veriyor, “daha küçük o beceremez” diyerek sorumlulukları biz alarak onlara kötülük ediyor ve
toplum olarak kalifiye olmayan iş beceremeyen bir toplum
ortaya çıkarıyoruz. Hâlbuki
Allah Resûlünün sahabelerine
baktığımızda 10 yaşında Hz.
Ali’nin Müslümanlığı, 12 yaşında olan Zeyd bin Sabit’in
Bedir’e gelmek istemesi, ancak götürülmemesi üzerine
annesinin akıllı tesellisi ile Allah Resûlüne gelerek, okuma
yazmasının iyi olduğu bu konuda bir görev verilmesi noktasındaki isteği, çok genç yaşta
İbraniceyi ve diplomatik ilişkiler için birkaç dili öğrenerek
İslâm’ın diplomatik işlerinde
vesile olması ve Hz. Peygamberin vahiy kâtibi olması, Hz.
Ebûbekir zamanında Kur’an-ı
Kerim’in baştan sona düzenlenmesinde görev alması.
18 yaşındaki Zeyd
(Radıyallâhü Anh)a Hz Ebûbekir
gibi büyük sahabelerin içinde
bulunduğu ordunun komutanlığının verilmesi gibi bir
çok hâdise, bizim çocuk diye
gördüğümüz aslında 12-13
yaşlarında artık büluğ çağına
gelmek üzere olan gençlerimize sorumluluk ve değer
vermemiz gerektiğine işaret
ediyor.
Fetih bize çok şey anlatıyor aslında. Fatih’in fetih gerçekleşmeden önce hocasından dua istemesi, şehre girerken hocasını atının üzerine bindirmesi, tevâzunun, hocaya saygının önemini, fethi müteakip Fatih’in, büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını etrafında toplayarak İslâm medeniyetine yeni bir hamle vermesi ve İstanbul’u devrin en yüksek medeniyet merkezi haline getirmesi.
Molla Gürani, Hocazade, Molla Hüsrev, Hızır Bey, Molla Ye-
gan, Ali Kuşçu ve Akşemseddin gibi devrin en mühim simalarını bir araya toplaması ve kendilerinden istifade edilmesi, tekniğe önem verilmesi, mesela: insanlık tarihinde ilk defa zeytinyağı döktürerek “yağla makine soğutması”, havan topunun balistik hesap ve planını yaparak havan topunu keşfetmesi. Yine onun devrinde başta İstanbul olmak üzere, devletin bütün şehirleri cami, mescit, medrese ve sâir eserlerle donatılması….
Bütün bunları yaparken kesinlikle dini görevlerden vazgeçmemesi ve uygulanmasındaki hassasiyeti de kendisini başarılı kılan en önemli etkendir.
Örneğin Fatih Sultan Mehmet Han’ın namaz kılınmasına dikkat edilmesi hususunda Rum vilayetlerine gönderdiği ferman şöyledir:
“Allâh-ü Teâlâ emirlerinin yerine getirilmesini bize nasip ve müyesser eylesin. Bu hükümde bildirmek istediğim husus şudur: Rum diyarındaki şehir ve kasabalarda ve buraların köylerinde yaşayan Müslüman ahali, İslâm dininin emir buyurduğu farzları yapıp sünnetlerine riayet etmekte, Kelâm-ı Kadîm’e ve Furkan-ı Mecid’e yani Kur’an-ı Kerim’e, hadîs-i şeriflere uymakta gevşeklik gösterip muhalefet ederler imiş. Allâh-ü Teâlâ’nın ‘namazı ikâme ediniz’ emrini çiğneyip; ‘Namaz dinin direğidir. Onu dosdoğru kılan dinini ikâme etmiş olur. Terk eden dinini yıkmış olur’ hadîs-i şerifine uymayıp, tuğyan yoluna sapanlar ve böylece mescit ve camileri viraneye ve harabeye döndürüp, fısk ve fücur, yani günah işlenen yerleri mamur ederler imiş. Bu ve buna benzer haberler bize ulaşıyor. Eğer bunlar doğru ise, emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker eylemek üzerime vacip olduğundan, ileri gelen bir adamımı bu iş için vazifelendirdim. O inceleyip takip edecek. Şöyle emir eyledim ki: ‘Her kim namazı terk ederse, dövülmek ve mâli cezaya çarptırılarak ta’zir eylemek meşru olduğundan, İslâm dininin emri gereği artık Rum diyarında namazını geçirenler tespit edilip, tamam haklarından gelinsin. Müslüman halka namaz kılmaları tembih edilip, kılmayanlar hakarete uğratılıp teşhir edilsin. Hiç kimse ne olursa olsun bu icraata mâni olmaya!.. Rum sancağı beyleri ve kadıları ve subaşıları ve bunların emrindeki diğer memurlar gönderdiğim vazifeliyle bu hususta elbirlik edip yardımcı olalar. Böylece İslâmiyet’in yüce ahkâmı, emri ve yasaklarını yerine getirmekte gevşeklik ve tembelliğe asla meydan verilmeye, Öyle ki, mescitler dolacak, medreseler mâmur edilecek ve din-i İslâm kuvvetlendirilmiş olacaktır. Böylece Müslümanlar refah, huzur ve saadet içinde olup, padişahın devâm-ı devletine ve kudretinin artmasına duâcı olacaklardır. Bunu böyle bilesiniz. Alâmet-i Şerîfeme (tuğrama) itimat kılasınız.”
Sözün özü, ellerimizi başımızın arasına alarak fetih ruhunun bizde ve gençliğimizde özde mi yoksa sözde mi kaldığını tefekkür etmeli ve kendimize düşeni Kur’anda, sünnette, ulemânın ve Allah dostlarının sohbetlerinde, ehli sünnet itikadı içerisinde tespit etmeliyiz.
Selâm ve Duâ ile