Her öldürülen şehid olur mu?

Her öldürülen şehid olur mu?

Ali Ulvi UZUNLAR

Almanak 2007-2008, Mart 2008 sayısından.

Şehitlik bir mü’min için dünya hayatında elde edilebilecek en şerefli, en saygıdeğer mertebedir. Allah bu mertebeyi herkese nasip etmez, mü’minlerden çok seçkin kullarına bağışlar. Öyle ki Allah cennet ehlini sayarken, peygamberlerin yanında şehit olan sâlihleri de sayar.

Allah yolunda hayatını feda etmek. Allah’a iman edip Müslüman olanlarla, inkâr edip şeytana uyanlar, tarih boyunca mücadele içinde oldular. Mü’minlerin Kur’ân’a bağlı olarak gösterdikleri dirâyet, ihlâs, azim ve cesâret nasıl her dönemde aynıysa, iman etmeyenlerin kustukları kin ve nefret de her dönemde aynıdır. Kâfirlerin içlerinde duydukları inanılmaz haset; küfredenleri birbirine yaklaştırmış, mü’minlere karşı güçlerini ve imkânlarını birleştirmelerine sebep olmuştur. Böylelikle aynı amaç için bir araya gelen inkârcılar ve münâfıklar mü’minlere karşı savaşmışlardır.

Günümüzde de bu savaşlar işgalcilik ve terör şeklinde devam etmektedir. Ama onların en büyük hataları, mü’minlerin ölen kardeşleri için üzüldüklerini ve bu ölümlerin onları yıldırdığını düşünmeleridir. Hâlbuki durum hiç de zannettikleri gibi değildir. Çünkü şehitlik Allah katında çok üstün bir mertebedir.

Resûlullah Efendimiz “Şehidlerin en üstünü, ön safta düşmanla karşılaştığında yüzlerini çevirmeyip öldürülenlerdir...” buyurmuştur.

Şehitlik bir mü’min için dünya hayatında elde edilebilecek en şerefli, en saygıdeğer mertebedir. Allah bu mertebeyi herkese nasip etmez, mü’minlerden çok seçkin kullarına bağışlar. Öyle ki Allah cennet ehlini sayarken peygamberlerin yanında şehit olan sâlihleri de sayar.

Şehitlerin Allah yolunda öldürülmeleri, diğer mü’minleri asla ve asla hak yoldan döndüremez ve yıldıramaz. Tam tersine, âyetlerin tecellilerini yaşayan mü’minlerin şevk ve azimlerinde müthiş bir artış olur. Böylelikle küfrün, dağılıp ayrılacakları zannına kapıldığı mü’minler, birbirlerine daha da sıkı kenetlenirler. Ve Resûlullah’ın açtığı yolda yılmadan ehl-i küfürle mücâdeleye devam ederler. Zira kendilerine Allah’ın yazdıkları dışında hiçbir şeyin isâbet etmeyeceğini bilirler.

Her öldürülen şehit olur mu ?

İman eden ve salih amel işleyen, Rabbine teslim olan, Allah kendisinden, kendisi de Rabbinden razı olan, Allah için, Onun yolunda ölenlere şehit denir. Bu hükmü de Allah verir ve onu mükafatlandırır. Şehit; Allah’ın huzurunda diri olarak hazır bulunup rızıklanacağı ve cennete gireceğine şehâdet olunduğu için bu adı almıştır. Nitekim “Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler. Lakin siz onu anlayamazsınız.” (Bakara, 154) buyrulmuştur.

İmansız kişi şehit olamaz...

Uhud harbinde Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem)’e demir zırh ile yüzü örtülü bir kişi geldi de: “Ya Resûlellah! Önce harp edip sonra Müslüman mı olayım?” diye sordu. Efendimiz: “Müslüman ol, sonra harp et.” buyurdu. O, hemen Müslüman oldu, sonra vuruştu ve nihâyet şehit edildi. Bunun üzerine Efendimiz: “Az işledi, fakat çok kazandı.” buyurdu. (Buhari, 8/277) Allah, iman edenlerin amellerini zâyi etmez. Şehâdet, Allâh-ü Teâlâ’nın mü’min kullarına ilâhî mevhibesidir. Bunu belirleyen Allâh-ü Teâlâ’dır. Kullar, sadece zannî hükümle, hüsn-ü zan besleyerek “umarız şehit olmuştur” diye sadece iyi niyetini açıklar.

Şehitlik, Muhammed ümmetine tahsis edilmiş üstün bir gâye, büyük bir mertebedir. Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem): “Kim şehit olmayı içtenlikle dilerse, Allah, onu şehitlerin menziline ulaştırır. Bu kişi, isterse yatağında ölmüş olsun.” buyuruyor.

Kur’an ve sünneti birbirinden ayıranlar şehit değildir. İman bir bütündür. Bölünmeyi kabul etmez. İnanılması gerekenlerin büyük çoğunluğunu kabul etseniz de, bir veya bir kaçına inanmasanız iman etmiş olmazsınız. Kur’an-ı Kerim’de Allâh-ü Teâlâ şöyle buyuruyor: “Allâh’ı ve Peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allâh ile Peygamberini birbirinden ayırmak isteyip, bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız diyenler ve iman ile küfür arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu, işte gerçekten kafirler bunlardır.” (Nisa, 150-151)

Son zamanlarda “Sünnetsiz Kur’an sevdalısı” olanların sayısı artmaktadır. Bu anlayışın dinen hiçbir değeri yoktur ve merduttur. Allâh-ü Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de Habibine ve O’nun sünnetine uymamızı şöyle beyan buyuruyor: “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allâh’ın azabı çetindir.” (Haşr, 7)

Kur’an-ı Kerim’e, din ve imana, peygamberlerden herhangi birine, peygamberin bir sünnetine, bir hadîsi şerife, bir İslâm mâbedine Allah korusun sövmek, hakârette bulunmak veya bunlardan birini küçümseyip hiçe saymak küfürdür. Tevbe etmeden, imânını tazelemeden bu hâl üzere ölenlerin ölüm şekli ne halde olursa olsun, şehâdet gibi muazzam rütbede nasibi yoktur. Resûlullâh’ın da bulunduğu bir savaşta, bir kimse için, “Ya Resûlullah, falan da şehit oldu.” dediklerinde, rahmet Peygamberi şöyle buyurdu: “Hayır o şehit olmadı. Çünkü o, ‘Ne güzel savaşıyor.’ desinler diye savaştı, bundan dolayı şehit olamadı. Şehitlik ihlâs ister, iyi niyete muhtaçtır. Amelleri niyetlere göre karşılık bulur.” Allah yolunda derken, Allâh’ın dininin yaşayabilmek için gerekli ortamı sağlamak yani özgür selâmet dolu, huzurlu ve müreffeh bir hayat yaşayabilmek için mücâdele edip bu yolda canını vermek önemlidir.

Ceddimiz, tarih boyunca bize daha huzurlu bir ortamı miras olarak bırakabilmek için canlarını verip şehit olmuşlar. Peki ya biz… Ne kadar vefâlıyız?

Bizim için, Çanakkale’de üç dakika sonra şehâdet şerbetini içeceğini bile bile anadan, yardan, serden ayrılacağını bile bile, gele-

ceğini, planlarını, hayallerini Çanakkale’nin toprağına gömerek, gözü kapalı canını veren dedelerimizin hakkındaki söylemlerimizin, övgülerimizin ne kadarını torunlarımızdan duyacağız? Kanıyla destanlar yazan bir millet, bu hârikulâde başarısından ne ölçüde hız ve cesaret alıyor. Genç nesiller bu yaşananlardan ne kadar haberdar? Tarihimize saygı ve bağlılığımız yeterli mi?

Çanakkale zaferinin destanlaşan isimlerinden Koca Seyyit Çavuş’un, savaş sonrası köyünde bir müddet odunculuktan sonra hamallık yaparken verem olduğunu, fakirlikten ve bakımsızlıktan hastalığa yenilip vefat ettiğini biliyorsunuz. Buna karşın, düşmanların safında yer alan bir avuç Anzak vatandaşının torunları, bir vefa borcu olarak beş bin kişiyle, Yeni Zelanda ve Avusturya’dan gelerek gecenin saat üçünde ölen ataları için şafak ayini yapıyorlar…

Ülkesinin gelişmesi için fedakârlık yapan, huzur ve barış için çalışan insanlara vefasızlık gösteren toplumlar felâha eremezler. Vefalı olmak ve takdir etmek gerekir.

Milli değerlerine sıkı sıkıya bağlı olan Japonların, Batıya meydan okuyan ilerleyişi, 8.Cumhurbaşkanımız merhum Turgut Özal’ın ilgisini çektiği için, 1980’li yıllarda, inceleme ve araştırma yapmak üzere bir Japon pedagog heyetini Türkiye’ye davet eder. Alanında uzman olan Japon heyeti, ülkemizin çok değişik yerlerinde inceleme ve araştırmalar yapar. Görüşme ve temaslarda bulunur. Sonrada bütün bu faaliyetlerin sonuçlarını takdim etmek üzere, zamanın Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler’le birlikte Başbakan Turgut Özal’ın huzuruna çıkar. Eğitim alanında uzman olan Japon heyetinin kararı kısa ve kesindir. Derler ki: “Sizin gençlerinizde milli şuur yok”. Bu karar üzerine büyük bir şok yaşanır. Biraz şaşkınlık, biraz da hayretle sorulur “Peki, siz Japonlar, gençlerinize milli şuur verme adına ne yapar, nasıl bir program uygularsınız?”

Bunun üzerine Japonlar çok ilginç olan, ilginç olduğu kadar da düşündürücü olan şu cevabı verirler: “Biz, sizden öğrendiğimiz ‘âmin alayı’ (Osmanlılarda çocuğun yaşı 4 yıl 4 ay olunca âmin alayı denen bir törenle eğitime başlatılırdı.) ile eğitime giriş yaparız. Bu çocukları uçak kadar hızlı giden trenlere bindirir ve çok katlı yollardan geçiririz. En üstün teknolojiyle ve robotlarla çalışan dev fabrikalarımızı gezdiririz. Bu baş döndürücü teknoloji karşısında çocuklarımıza deriz ki: ‘Gördüğünüz bu hızlı trenleri ve üstün teknolojiyi atalarımız yaptı. Eğer siz daha çok çalışırsanız, daha hızlı giden ulaşım araçları yapar, daha üstün teknoloji meydana getirir, daha gelişmiş ve modern fabrikalar kurarsınız’.

Daha sonra bu çocukları Hiroşima ve Nagazaki’ye götürürüz. I. Dünya Savaşında atom bombasıyla yerle bir edilen bu bölgeleri, gelecek nesillere ibret olsun diye aynen koruruz. Çocuklara buraları gezdirip gösteririz. Atom bombasıyla hiçbir canlı ve bitkinin yaşayamaz hale geldiği bu bölgeleri, çocuklarımız büyük bir dikkat ve hayretle seyrederler. Bu gördükleri şeyler onların taze hafızalarında, hiçbir zaman silinmeyecek derin izler bırakır. Ve yine deriz ki: “Eğer siz çalışmazsanız, vatanınızı korumaz, milletinizi sevmezseniz, birlik ve dirlik içinde olmazsanız; düşmanlar

işte böyle sizin ülkenizi bombalar yakar, yıkar ve yaşanmaz hale getirirler. Ama çalışırsanız, güçlü olursanız düşmanlar size saldırmaya cesaret edemezler. Vatanınız yücelir. Milletiniz yükselir. Dünyadaki bütün insanlar size saygı duyar. Artık çalışmak ve çalışmamak konusunda kararınızı siz verin.

Böylece çocuklarımız iyi ve çalışkan bir Japon olmaya ilk adımı atarlar. Ayrıca milli bir şuur da kazanmış olurlar.”

Bu sırada Türk yetkililerden bir tanesi:

“İyi de bizim Hiroşima ve Nagazakimiz yok ki” der.

Bunu üzerine Japonlar der ki: Sizin binlerce Hiroşima ve Nagazaki gibi değerleriniz var. Bizimkilerden çok daha etkili ve tesirli tarihi bölgeleriniz var. İşte Çanakkale Zaferi’nin kazanıldığı bölge, çocuklarınızın ve gençlerinizin ibret alması için yeter de artar bile…

Dünyanın en gelişmiş ordularına karşı, îmânın, azmin ve irâdenin, tekniğe karşı zaferini ispatlıyor bu zafer… Sadece bu zaferin kazanıldığı bölgelerin tanıtılması ve milli şairinizin “Safâhat” kitabıyla bunu desteklemeniz, gençliğinize şuur olarak yeter.

Japonların verdikleri bu ders çok ibretli ve mânidardır. Tefekkür etmemiz, özeleştiride bulunmamız, âile olarak, toplum olarak, eğitim kurumları olarak, cemaatler ve kamu kuruluşları olarak, şehâdet rûhunu nesillerimize aktarmak adına neler yapmamız gerektiğini iyi düşünerek âcilen faaliyete geçmeliyiz.

Şehâdet rûhunun Çanakkale tezâhürünün günümüz gençlerine nasıl yansıması gerektiğini, bu konudaki durumumuzu ve nedenlerini iyi irdelemek lazımdır.

Ne dersiniz? Şu anki ortamda lise ve üniversite gençliği, Çanakkale’de olduğu gibi aynı şuurla, aynı duyarlılık ve fedâkârlığı gösterebilirler mi?

Hülâsa; millî ve mânevî değerlerin, menfaatlere ve nefse mağlup olduğu toplumumuzda, bu değerleri arttırmak için neler yapılması gerektiğini ve bize ne gibi görevler düştüğünü dert edinmeliyiz. Bu durum Allâh’ın yardımını celbeder, sorumluluk duygumuzun muhlis amele dönüşmesine vesile olur inşaallâh.