İmânın Tadı

İmânın Tadı

Yakup YAZICI

Almanak 2007-2008, Mart 2008 sayısından.

Bir insanın kalbi eğer sağlıklı olur, mâsivâdan, Hakk’ın râzı olmadığı şeylerden selâmet bulursa, yaptığı ibadetten zevk alır ve mânevî haz duyar. İlâhî huzurda kaldıkça kalmak ister.

Üç haslet her kimde bulunursa imanın tadını hisseder:

1- Kişiye, Allah ve Resûlünün her şeyden daha sevgili olması,

2- Kişinin, bir insanı sadece ve sadece Allah için sevmesi,

3- Kişinin, küfre dönmeyi (düşmeyi), tıpkı ateşe atılmak gibi çirkin görmesi.

Sevgili Peygamberimizin hadis-i şerifinde ifade buyurdukları, “imanın tadı” ile kast edilen, ibadetlerden tat almaktır. Zîra Kur’an-ı Kerîm’de, “Allah (Celle Celâlühû) sizin îmanınızı zâyi edecek değildir” (Bakara,143) ayet-i celîlesindeki “îman” kelimesine, müfessirler “ibâdet” mânâsı vermişlerdir. Hadis-i şerifte bir kişinin, imânın tadını hissedebilmesi için aranan üç özelliğin, üçü de kalp ile alakalıdır. Üç şeyden ikisi sevgi, biri de sevginin zıddı olan çirkin görüp, sevmemektir.

İnsanın maddi bedeninde tat alma organı dildir. İnsanların fıtrat, tabiat veya alışkanlıkları itibarıyla hoşlandıkları, haz aldıkları yiyecek ve içecekler vardır. Sağlıklı bir bünyeye sahip olan kişi, gıdaları iştahla yiyip içer, bunlardan lezzet alır. Çeşitli meyveler, sebzeler, etler, türlü türlü tatlılar yiyip, meşrubatlar içtikçe her birinin tadını damağında hisseder. Yedikçe yiyesi gelir. Bazen o kadar haz duyar ki, “karnım doydu ama gözüm doymadı”, “tadı damağımda kaldı” gibi sözler sarf eder.

Bünyesi sağlıksız, hasta olan bir kişinin ise iştahı olmaz, yemeyi arzu etmez. Yese dahi tat alamaz. Yediği yemekler ne kadar lezîz olsa bile, tatlı ile ekşi arasında hiçbir fark bulamaz.

Ruh, insanoğlunun mânevî bünyesidir. Rûhun görme, duyma, tat alma merkezi ise mânevî kalptir. Bir insanın kalbi sağlıklı olur, mâsivâdan, Hakk’ın râzı olmadığı şeylerden selamet bulursa, yaptığı ibadetten zevk alır, mânevî haz duyar. İlâhî huzurda kaldıkça kalmak ister. Her ibadet çeşidi, onun dimağında tarifi mümkün olmayan ilâhî nurlar, kalp gözünde rengârenk feyizler, rûhunda Rabbânî nağmeler ve râyihalar hisseder. İbadete öylesine kendini verir ki, ibadet ettikçe iştiyâkı daha da artar. Farz bir ibadeti edâ edince, gelecek namaz vaktini sabırsızca bekler ve “racülün kalbühû muallakun bi’l-mesâcid” sırrına mazhar olur. Yâni, mahşer günü herkes mahşer meydanında, güneşin bir mızrak boyu yaklaşıp beyinleri kaynattığı günde o, Arşın gölgesinde Cenâb-ı Hakkın gölgelendirdiği yedi sınıf insandan biri olmanın serinliğini hisseder.

İmânın tadını bulan kimse, dünyanın fânî lezzetlerinin acı birer zehir olduğunu idrâk eder. Zâhirde zahmet ve açlık gibi görünen ibadetlerin de, gerçekte kalbin ve rûhun gıdâsı olduğunu görür. Her birinden sonsuz haz duyar. Hatta yolda şehit olsa, o kişi için “şehâdet şerbetini içti” denir, ölüm ona tatlı bir şerbet gibi gelir.

Kalp hastalığına müptela olan kimse de, yaptığı ibadetten zevk alamaz. İbadetler onu sıkar. Zikir, Kur’an onu rahatsız eder. İbadet edemez, ederse de başladığı ibadetin bir an önce bitmesini arzular. Yumuşak halılar üzerinde, yazın klimalı, kışın kaloriferli mescitlerde bile olsa, kıldığı namaz ona ağır gelir. Tutmuş olduğu oruç, onun için dayanılmaz bir açlık ve susuzluktan ibaret olur. Yaptığı ibadetlerden rahmet değil de zahmet duyar.

Kıssa:

Bir zamanlar zindanda, müebbet hapse mahkûm olan iki kişi varmış. Zamanın padişahı merhametli, cömertliğiyle meşhur, adâlet ve hakkâniyete riâyet etmesiyle maruf bir kimseymiş. Padişah, bu mahkûmları affederek denemeyi murâd etmiş. Müebbet hapse mahkûm edilmiş bu iki kişiyi önce zindandan çıkarttırmış, sonra da onlara oturacakları birer ev, yaşamlarını devam ettirecekleri birer mekân tahsis etmiş. Daha sonra da Padişah, vezirini, zindandan kurtulan bu adamlara göndererek isteklerini beyan etmiş. Vezir o iki kişiyi alıp, ucu sonu görünmeyen birer boş arazinin başlangıcına bırakmış. Orada ekilmeyi bekleyen sebze fideleri, meyve fidanları, ziraat yapmak için lazım olan her türlü âlet edevat mevcutmuş. Vezir onlara: “Ey zindandan kur-

tulan kişiler! Padişahımız sizi sonsuza kadar zindanda mahpus kalmaktan, orada çürümekten kurtararak size hayatınızı bağışladı. Sizden, bu uçsuz bucaksız arazide çalışmanızı, buraları ekip dikmenizi, sabah akşam sulamanızı, zamanı gelince bağların, ağaçların bakım ve budamasını yapmanızı istiyor. Size, doğru uk ve itaatten ayrılmamanızı, kendi bağ ve bahçenizin dışına tecavüz etmemenizi emrediyor. Siz burada çalışırken tüm yiyecek ve içeceğiniz, giyim, kuşam ve her türlü ihtiyaçlarınız en güzel şekilde karşılanacaktır. Hasat mevsimi gelince sultanımız, sizi bu çalışmalardan tamamen âzâd ederek emekliye ayıracaktır. Daha sonra da çalışmalarınızın bedeli olan ücretinizi verecektir. Hatta samimiyet ve teslimiyetinize göre sizi, akla hayale gelmeyen nîce hediyelerle taltif edecek, nîce mükâfatlarla ödüllendirecektir. Şayet görevinizi aksatır, vazifenizi yapmaz, başkalarının hudûdunu geçerseniz, mahkûm olduğunuz zindana geri dönerek bir daha çıkmamak üzere orada kalacaksınız, demiş.

Mahkûmiyetten kurtulan kişilerden birincisi hemen işe koyulmuş. Kendi kendine:

“Padişahımızın hiçbir lütfu olmasa, beni karanlık zindanlarda sonsuza dek unutulmaktan kurtarması yeter. Her gün, güneşin ışığını, karlı dağları, yemyeşil ovaları, gümüş gibi akan dere ve pınarları, rengârenk çiçekleri, cıvıl cıvıl öten kuşları, türlü çeşit sesler çıkaran böceklerin nağmelerini işitmek bana yeter de artar bile. Ben, bana bu kadar ihsanda bulunan bir padişaha layık olmalıyım. Üstelik sabah akşam yemeğim ayağıma kadar geliyor. Mutlaka bu araziyi ihya etmeliyim. Padişahımızın gönlünü kazanmalıyım”, demiş. Bahçelerdeki taşları temizler, bağları sular, zamanı gelince fideleri ve fidanları ekip diker, her türlü bakımlarını yaparmış. Bunları yaparken, kan ter içinde kalır, toza toprağa karışır, elleri ayakları çamur olur, bazen ellerine dikenler batar, parmakları kanlar içinde kalırmış. Akşam evine yorgunluktan bitap düşmüş olarak gelirmiş. O, tüm bunlara aldırmaz, padişahın o ana kadar kendisine yaptığı ihsanları düşünür, paydos ettiği zaman kendisine verilecek ücretin, lütufların hayaliyle ne yorgunluk duyar, ne de ellerine batan dikenlerin acısını hissedermiş. Öyle ya, paydos etmeden, iş bitmeden işçisine bu kadar bol ve sayısız ikramlarda bulunan bir efendi, iş bitiminde kim bilir akla ve hayale gelmeyen ne gibi ödüllerle ödüllendirecek, nasıl mükâfatlar verecektir. Bunların hayaliyle tüm acı ve yorgunluklardan anlatılmaz bir haz duyarmış.

Mahkûmiyetten kurtulan ikinci kişi ise; kendisine gösterilen uçsuz bucaksız gibi görünen araziye bakarak gözü korkmuş. İlk önce biraz çalışıp yorulunca, bakmış ki iş olacak gibi değil. Kendi kendine: “Sonra çalışırım. Nasıl olsa sabah akşam yemeğim geliyor. Karnım tok sırtım pek. Şimdi hapisten kurtulmanın tadını çıkarayım da, sonra düşünürüm. İyice bir dinleneyim, sonra çalışırım. Hem zaten padişah çok merhametli. Beni tekrar zindana koyacak da eline ne geçecek” demiş.

Gündüzler geceleri kovalamış. Zaman su gibi akıp gitmiş. Çalışan işçi de, tembel işçi de zamanın nasıl geçtiğini anlayamamış. Bir gün her ikisinin kapısına görevliler dikilip sürenin bittiğini bildirerek alıp padişaha götürmüşler. Tembel işçinin biraz daha

zaman istemesi, yalvarıp yakarması fayda vermemiş. padişahın mülkünde ne kadardır bilinmez, belli bir süre istirahat etmişler. Bir zaman sonra padişahın adamları bu iki kişiyi, ekip diktikleri bağ ve bahçelerin yanına götürerek onlara: “İşte padişahımızın size verdiği ücret, uzun zamandır çalıştığınız şu tarla ve bostanlardır”, demişler. Tembel işçinin arazisinde dikili bir ağacı, bir fidanı dahi olmadığı görülünce, padişahın fermanını dinlemeyen bu işçiyi alıp, onun acı feryatları, yürek parçalayan çığlıkları arasında zindana geri götürmüşler.

Çalışan işçi ise, diktiği fide ve fidanların, bire on, bire yetmiş meyve verdiğini, ağaçların dal ve yapraklarının çeşit çeşit meyveler verdiğini hayretle görmüş. Rengârenk çiçeklerin baş döndüren güzelliğiyle, buralarda yuva yapan kuşların nağmeleriyle âdeta kendinden geçmiş. Kendisine ikramda bulunanın kemâl-i keremini daha iyi anlamış. Bağına girip gezer, hep ağzından şu sözcükler dökülürmüş.

- Hamdolsun! Teşekkürler sana, Ey Yüce Padişâh! Diye tekrarlayıp dururmuş. Akşam olmadan saraydan görevliler tekrar gelip adamı alarak saraya götürmüşler. Ona: “Sen güzel ve samîmi çalışmanla padişahımızın sevgisini kazandın. padişahımız şimdi sana, saray halkının bile görmediği bir şey gösterecek” demişler.

Padişah, adamın elinden tutup onu özel dairesine götürüp kapıyı açmış. İçeri giren adam bir de ne görsün! Gördüğü muazzam ve muhteşem manzaranın güzelliği karşısında donakalmış, dili tutulmuş. Bağını da, bahçesini de, kendisini de unutmuş. Gördüğü güzelliğin karşısında mest-ü hayran bir şekilde kalakalmış. Ne mi görmüş?

Bu sorunun cevabını hisseden alalım.

Hisse:

Ey İnsanoğlu! Allâh-ü Zül-Celâl Hazretleri seni, yokluğun karanlık hapishanesinden varlık ve imkânın aydın sahnesine çıkardı. Sana, nihâyeti sence meçhûl hayat ve dünya arazisini göstererek, elçisi Hz. Muhammed (Sallallâhü aleyhi ve selem)’in tâlim ettiği, sayısız zikir ve ibâdet fidanlarını, ecel-i müsemmâ gelene kadar dikmemizi emretti. Bir taraftan, sabah akşam sayısız nimetleri göndererek nimet içinde nimetlerle bizi ikramlarına gark etti.

Her kim bu sahayı hayatta kerem sahibi Yüce Padişahın nimetlerini tefekkür etmez, gafletin yumuşak bataklığını bir lütuf zannederse, ibadet ona çile ve işkence gibi gelir. Ahiretin tarlası olan dünyada bir fidan dikmeyen bu kişinin ukbâsı, ona pişmanlık ve hasret günü olacaktır. Mahkûm olduğu yokluktan gelip, cehennemin dipsiz gayyâsında müebbet hapse mahkum kalacaktır.

Bu hayat bahçesinin kadrini bilen, nâil olduğu mazhariyetleri tefekkür edip, vaat edilen ecir ve mükâfatları tahayyül eden kişi ise, çalışıp çabalayacak, Allah(Celle Celâlühû)’nun hoşnutluğunu kazanmaya gayret edecektir. Kıldığı namazdan ayrı bir zevk, tuttuğu oruçtan bambaşka bir lezzet, verdiği sadakalardan farklı bir tat hissedecek, yaptığı ibadetler ona sekînet ve huzur verecektir. Ahirette ise yaptığı amellerin hakîkatine ererek, îfâ ettiği

ibadetlerin gerçekte bir cennet makamı, birer cennet ağacı ve meyvesi olduğunu görecektir. Ve görecektir ki dünyada diktiği bir salih amel en az on filiz, hatta yüz filiz vermiştir. Hele bazılarının verdiği filizleri saymak imkânsızdır. Tüm bunların ötesinde o, Yüce Mevlâ’nın cemâli ile müşerref olunca, sahip olduğu tüm cennet nimetlerini ve kendisini unutarak gördüğü güzellik karşısında mahv-u müstağrak kalacak, mest olup kendinden geçecektir.

Yâ Rabbi! Bize, affının serinliğini, rahmetinin lezzetini tatmayı nasîb eyle…