Ali Ulvi Uzunlar
Almanak 2007-2008, Haziran 2008 sayısından.
Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de KARDEŞLİK; “Kötülük ve düşmanlıkta değil, iyilik ve güzellikte yardımlaşmak” olarak özlü bir şekilde dile getirilmektedir. Dinimiz, fertlerin birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışmalarını, inanç ve takvâdan kaynaklanan kardeşliğin bir gereği olarak görmektedir. Aynı şekilde fert ve toplum hayatında îman ve takvâ ilkesinin yerleşebilmesi için bu dayanışma gereklidir.
Kur’an-ı Kerim, kardeşlik duyguları içerisinde dayanışma amacıyla bir araya gelen kimseleri övmüş ve onlara Allah’ın rahmet edeceğini şu âyet-i kerime ile bildirmiştir:
“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emrederler, kötülükten de nehyederler, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir...” (Tevbe Sûresi: 71)
Kardeş olmak; sevinçte ve kederde beraber olmayı göze almak ve bunu her türlü çalışma ve davranışta göstermektir. Bir toplumda, zengin-fakir, amir-memur, işçi-işveren, bilen-bilmeyen kısacası tüm fertler kardeşlik bilinciyle yardımlaşma ve dayanışma içerisinde olduğu zaman, Yüce Allah’ın yardımının onlar için olacağı unutulmamalıdır.
Kur’an-ı Kerim, Allah Kelâmı’dır. İnsanlar için her konuda mutlak doğruya ileten en büyük rehber ve doğru ile eğriyi, hak ile
bâtılı birbirinden ayırt edebilmenin şaşmaz ve şaşırtmaz ölçüsüdür; Kur’an-ı Kerim doğruluktur, müjdedir, ilimdir, nurdur. O’na
dayanarak konuşan doğruyu söylemiş; hayatını O’na göre düzenleyen gerçek insâniyeti ve hakikati bulmuş; O’nunla hükmeden
adâlet yapmış ve O’na çağıran, gerçek doğru yola çağırmıştır.
Kur’an bir şifadır; hem de şifası kesindir. Fakat zâlimlerin ise
ancak hüsranını, kaybını artırır. Kur’an kişileri sınıflandırır; kimin gerçekten mü’min ve Müslüman, kimin ise kâfir, münafık ve
fâsık olduğunu ortaya koyar. O’nun her harfine inananlar; O’nun
her sözüne, her âyetine, her hükmüne, kalplerinde en küçük bir
sıkıntı duymadan inananlardır ki, birbirleriyle din kardeşidirler.
O’na inanır görünüp de, aslında içten içe buğz besleyen, çift
şahsiyetli, çift karakterli ve çok standartlılar asla birbirleriyle
din kardeşi değildirler. O’nun rehberliğiyle karanlıklardan ışığa
çıkıp, her meselesini O’nu referans alarak çözmeye çalışanlarla; inançta, düşüncede, yaşayışta O’na zıt referansların peşinde
koşarak ışıktan karanlıklara gömülüp, her meselede O’na nasıl
muhâlefet ederiz diye uğraşanlar, din kardeşi değildirler.
O’nun her bakımdan şifa olduğuna gönülden inananlarla, kendilerinde vehmettikleri ve zandan, aldanıştan öte geçmeyen bir
bilgi üzerinde firavunâne sapıp giderek, O’nun karşısında temerrüt gösterenler din kardeşi olabilirler mi?
Hülâsa; müminler vücûdun azaları gibi olacak, kardeş olacak.
Kardeşlik müesseseleri açısından çaba sarf edecek ve toplumsal
bütünlük sağlanmış olacaktır.
Peki ya Müslüman coğrafyası; zulümler, işkenceler, adaletsizlikler ve Müslümanların durumu?..
Karşımızda İslam’ın en azılı düşmanlarının bulunduğu bir mücadele: “Filistin mücadelesi…”
“İnsanların içinde iman edenlere düşmanlıkta en katı olanların Yahudilerle müşrikler olduğunu görürsün.” (Maide Süresi: 82)
Öncelikle Filistin’in önemine bir bakalım:
Filistin İslam’ın kutsal topraklarındandır. İsrâ ve Mîraç toprağıdır. Müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksâ oradadır. Hz. Muhammed (Sallalâhü Aleyhi ve Sellem)’in uğruna olan cihâdı övdüğü,
Hz. Ömer’in fetihten sonra tüm Müslümanlara emanet ettiği
topraklardır.
Peygamberlerin (Salavâtullâhi Aleyhim Ecmaîn) toprağıdır. Müslümanlar için çok önemli olmakla beraber, Filistin’in konumu
Müslümanların durumlarını yansıtmaktadır.
Tarih boyunca ortaya çıkan gelişmeler, Filistin toprağının konumunun İslâm ümmetinin, inancının gereğini ne derece yerine getirdiğinin de bir ölçeği olduğunu göstermiştir. Çünkü İslâm
ümmeti kitle halinde inancına bağlı kaldığı, inancının gereklerini yerine getirdiği sürece bu topraklar onun hâkimiyetinde
kalmış; inancının gereklerini yerine getirmede zaaf gösterdiği
zaman ise düşmanlarının eline geçmiştir.
Bu düşmanların bu sefer ki konumu ciddi ve azımsanacak şekilde olmamakla beraber, değişik modernize edilmiş taktiklerle tüm Müslüman ülkeleri, yönetimleri, ahlâki durumları ve dinlerine bağlılıkları açısından yıpratmışlar ve her yönden kendi çıkarları noktasında yönlendirmişler, duyarsız bir tüketim yığınları haline getirmişlerdir. Tabi ki tüm bunları bizim duyarsızlığımız yüzünden başarabilmişlerdir.
Bizler ki bize emredilen kardeşlik duygusunu tesis edebilir, birlik beraberlik konusunda gıybet, dedikodu, nemîme gibi günahlardan azamî derecede sakınırsak, uhrevî ve dünyevî ilimlerde önemli noktalara gelebilirsek bu noktada mânevi dayanaklarımıza tâbi olup, zühd ve takvâ konusunda ilerleme kaydedebilirsek, bir takım güçlere fırsat vermemiş olacak, bilinçlenme konusunda önemli yollar kat ederek; “Mescid-i Aksâ esir” diye dertlenen, fethine kadar yüzü gülmeyen Selahaddîn-i Eyyûbî Hazretleri gibi muzaffer olabiliriz. Rabbim (Celle Celâluhü) Müslümanları tek vücud eylesin, birlik ve beraberlikten ayırmasın.
Selâm ve dua ile…