Süleyman EMİN
Almanak 2007-2008, Ocak 2008 sayısından.
İslam Dini, fertler arasındaki bir takım farklılıkları ortadan kaldırıp tek vücut halinde, birlik ve beraberlik içinde olmamızı ister. Kişileri, etnik kökenine, ekonomik koşullarına veya coğrafi durumuna göre değerlendirmez. İslam’ın birlik çağrısında; birinin diğerine üstün olması, milliyetçilik ve asabiyetçilik yoktur. Soy ve sop, ırk ve millet bir üstünlük ölçüsü değildir. İslam’da üstünlük, takva iledir.
Toplumların varlığının devamını sağlayan en büyük kuvvet, hiç şüphe yok ki kardeşliktir, birlik ve beraberliktir. Bu gücü kaybeden toplumların varlığı yıkılmaya, çökmeye mahkûmdur. Durmadan birbirleri ile çekişip didişen, tefrikaya düşüp birlik ve beraberlikleri bozulan toplumlar, zaafa düşer, ümitsizliğe kapılır ve bozguna uğrarlar.
Onun için yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de: “Toptan Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın…” (Al-i İmran: 103) buyurmaktadır. Bir başka ayeti kerimede ise, “…birbirinizle çekişmeyin, sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider...” (Enfal: 46) ikazını yapmaktadır.
İslam tevhid dinidir. Vahdet farzdır; tefrika haramdır.
İslam Dini, fertler arasındaki bir takım farklılıkları ortadan kaldırıp tek vücut halinde, birlik ve beraberlik içinde olmamızı ister. Kişileri, etnik kökenine, ekonomik koşullarına veya coğrafi durumuna göre değerlendirmez. İslam’ın birlik çağrısında, birinin diğerine üstün olması, milliyetçilik ve asabiyetçilik yoktur. Soy ve sop, ırk ve millet bir üstünlük ölçüsü değildir. İslam’da üstünlük, ancak yapılacak iyi amellerle kazanılır. Nitekim Allah-ü Teâlâ buyuruyor ki; “Ey İnsanlar muhakkak ki biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerli olanınız, Ondan en çok korkanınızdır. (Hucurat: 13)
İşte İslam’ın ırkçılık ve kavmiyetçilik hususundaki tavrı böyledir. Efendimizin oluşturduğu topluma baktığımızda da, ne Arap’ın Acem’e, ne Habeşli’nin Kureyşli’ye, ne de fakirin zengine bir üstünlüğü olmadığını görüyoruz. Hatta peygamber ailesine karşı var olan nesep üstünlüğünü fark eden Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam, İranlı olan Selman-ı Farisi hakkında “Selman bizdendir Ehli Beyt’tendir” buyurmuştur.
Peygamberimizin oğlu İbrahim vefat ettiği gün, güneş tutulması olmuştu. İnsanlar bunu Efendimizin oğlu İbrahim’in ölümüne bağlayınca, Efendimiz şöyle buyurmuştu: “Ay ve Güneş Allah’ın ayetlerindendir. Hiç bir kimsenin ölmesi ya da yaşamasıyla tutulmazlar.”
Mahzûmî kabilesinin ileri gelenlerinden olan bir kadın hırsızlık yapmıştı. Ona verilecek olan cezanın affı için hatırlı kişiler araya konularak Efendimize aracılık yapıldığında, şöyle buyurmuştur: “Şayet bunu kızım Fatıma dahi yapmış olsaydı, onun da elini keserdim.”
Yine baktığımızda, kölelikten azat edilmiş Habeşli bir zenci olan Bilal-i Habeşî’yi, Efendimiz Kendisine müezzin olarak seçtiğini görüyoruz.
Efendimizin tüm bu söz ve tavırlarından da üstünlüğün, soy, sop, ırk ve nesep de olmadığını çok açık bir şekilde anlıyoruz.
Irkçılık ve kavmiyetçilik, birlik ve beraberliği yok eden çok önemli sebeplerdendir.
İşte Medine’de yaşayan Evs ve Hazrec kabilesi bu sebeple birbirleriyle yıllardır düşman gibi yaşadılar. Savaştılar, vuruştular, birbirleriyle yaka paça oldular. Ama İslam güneşi Medine’ye doğunca, onlar da İslam kardeşliğiyle bir araya geldiler. Tarihi kinlerin, kabileci arzuların, şahsi menfaatlerin ve ırkçı tutumların, yanında çok küçük kaldığı Allah yolunda kardeşlikten başka hangi güç, bu kalpleri bir araya getirebilirdi? Bununla alakalı olarak Mevla Teâlâ Kuran-ı Kerimde şöyle buyuruyor: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola
eresiniz.” (Al-i İmran: 103)
İşte bu din kardeşliği onları kaynaştırınca, eskiden birbirine düşman olan bu iki kabile, yek vücut halinde Resûlüllah’ın sancağı altında birleştiler. Bundan böyle karşı karşıya gelmek yerine, aynı saflarda İslam davası için çarpıştılar.
Peygamber Efendimizle başlayan fetihler ve zaferler, Hz. Ebu Bekir, Hz Ömer ve Hz Osman (Radıyallahü anhüm) zamanında da devam etti. İslam sınırları Allah’ın yardımıyla batıda Bizans’ın, doğuda Çin’in, kuzey ve güneyde Fars ve Yemen’in kapılarına kadar dayandı. Böylece, “Bütün müminler kardeştir” ilahi fermanına göre, artık Arap’la Çin’li, Fars’lı ile Rûmî birbirinin kardeşi oldu.
İslam Ümmetinin bu güç ve kuvveti, birlik ve beraberlik içinde oldukları müddetçe devam etti. Ama aralarında tefrikalar, ayrılıklar iç çekişmeler başlayınca, “Birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız, gücünüz gider.” emri ilahisinin tecellisi de kaçınılmaz oldu.
Müslümanlar Nübüvvet nurundan uzaklaştıkça sıkıntılar meydana geldi. Müslümanlar arasında itikâdî konulara ilişkin bir takım dînî yorumlar yapılmaya ve siyâsî ihtilaflar gündeme gelmeye başlayınca, ayrıca yapılan fetihler sebebiyle Müslümanların farklı kültür ve inançlarla karşılaşıp değişime uğramasının da etkisiyle, bu birlik ve beraberlik maalesef zaafa uğradı ve ayrılıklar baş gösterdi, bölünmeler oldu. Tabi bu ayrılıkları fırsat bilen ve İslam toplumunda gerçek yüzlerini gizleyen münafıkların nifak hareketleri de bunda etkili oldu. İyiden iyiye karanlık yüzlerini gösterdiler ve tefrika ateşini körüklediler.
Tefrika ve fitne; öyle bir ateştir ki, sadece o ateşi tutuşturanları değil, bütün bir toplumu yakar ve tahrip eder. O ateşin açtığı derin yaralar ise asırlar boyu kanayıp durur. Zaman zaman o yara iyileşmeye yüz tutup üzeri kabuk bağlayacak olsa bile, birileri o yarayı tekrar kaşıyıp, kurcalamaya başlar ve bu yara yeniden kanamaya devam eder.
Nitekim Yemenli bir Yahudi olan Abdullah bin Sebe’nin, Hz. Osman (Radıyallahu anh) zamanında tutuşturduğu tefrika ve fitne ateşi zamanımıza kadar tesirini göstermiş, bu gün bile mevcut olan bir kısım tefrikanın temelini teşkil etmiştir. Kur’an-ı Kerim’de “Fitne katilden (adam öldürmekten) daha şiddetlidir.” (Bakara 191) buyrulmuştur. O bakımdan fitne yapanlara ve Müslümanlar arasına nifak tohumu ekmeye çalışanlara asla fırsat verilmemeli, bu hususta çok uyanık olunmalıdır. Onların yalan yanlış propagandalarına, birlik ve berberliği baltalayıcı yönlendirmelerine asla iltifat edilmemelidir.
Peygamber Efendimiz, bırakın kasıtlı olarak Müslümanlar arasına ihtilaf sokup, tefrika ve fitne çıkarmayı, hiçbir kastı ve art niyeti olmaksızın Kuran-ı Kerim hakkında yerli yersiz, bilinmeyen konularda tartışmayı bile şiddetle menetmiştir. Nitekim Abdullah b. Amr (radıyallahu anh) şöyle rivayet ediyor: “Bir gün erkenden Rasûlüllah’a geldim. Rasûlüllah bir ayet hakkında ihtilaf ederek tartışan iki adamın seslerini işitince, derhal onların
yanlarına gitti. Yüz hatlarından çok gazaplandığı belli oluyordu, buyurdu ki: Sizden öncekiler de, kitap da ihtilaf etmeleri sebebiyle helak oldular!”
Nice devletler, ihtilaf batağına saplanıp yıkılmışlar, nice uluslar ihtilaf rüzgârıyla savrulup darmadağın olmuşlardır. Tarih bunun pek çok acı misalleriyle doludur. Şöyle tarihin tozlu sayfalarını karıştırdığımızda, tüm çöküşlerin, bitişlerin, yıkılışların ve sona erişlerin hemen hepsinin, ihtilaf ağacının acı mahsulleri olduğunu görürüz. Bunun aksine tüm yükselişlerin, ilerlemelerin, başarı ve zaferlerin hepsinin ittifak ağacının tatlı meyveleri olduğunu müşahede ederiz. İslam düşmanlarının en büyük arzusu, Müslümanların birbiri ile çekişip didişmeleri, parçalanıp dağılmalarıdır. Onlar da çok iyi biliyorlar ki, Müslümanlar birlik ve beraberliklerini muhafaza ettikleri, yekvücut oldukları müddetçe, sinsi emelleri gerçekleşmeyecek ve yaptıkları karanlık hesaplar tutmayacaktır. Onun için, asırlardır birbiriyle kardeşçe iç içe yaşayan Müslümanları, birbirine karşı düşman hale getirmeye çalıştılar. Dün olduğu gibi bu günde, emperyalist ve siyonistlerin bu konuda ne kadar çok gayret sarf ettiğini, Müslümanların birbirine karşı “mezhebi kamplaşma” içine girmeleri için ne denli provokasyonlara giriştiklerini özellikle Ortadoğu da açıkça görüyoruz. İşte Irak hepimizin malumu…
Ama bu emperyalist güçler, bu komplolarını sadece Irak’la sınırlı tutmayıp bütün İslam dünyasına yaymaya çalışmakta ve bunun için de emrindeki işbirlikçileri ve satılmış hainleri, tefrika ve çatışma çıkarmak için harekete geçirmektedirler.
İşte komşu ülkemizdeki tutuşturulan bu yangın, gerek PKK terörüyle, gerekse binbir türlü hile ve desiselerle maalesef bizim cennet vatanımıza da sıçratılmak isteniyor. Unutmayalım ki, bunların oyununu ancak birlik ve beraberlik bozar. Çünkü milli birlik ve beraberlik içinde hareket eden bir toplumda, düşman çevrelerin yaptırım gücü minimum seviyeye iner ve kötü emellerine ulaşamazlar. Öyleyse, en büyük silahları vatan içinde ayrılık çıkartmak olan bu düşman çevrelerin bu büyük kozunu, gelin İslam kardeşliğiyle bozalım. Tefrikaya düşmeyelim. İç çatışmalara sebep olabilecek bir takım taşkınlıklardan ve provokasyonlardan uzak duralım. Tahriklere kapılmadan, dolduruşa gelmeden kürdüyle-lazıyla, çerkeziyle-gürcüsüyle millet olarak şimdi daha bir kenetlenelim. Sakın ola birbirimize “Sen şuralısın, ben buralıyım” diye düşmanlık edip; bu çevrelerin ekmeğine yağ sürmeyelim. Biz millet olarak gözyaşı dökerken, bu alçakları için için sevindirmeyelim.
Bu terörün bir amacı da, memleketimizde iç çatışma çıkarıp kardeş kanı dökülmesidir. Dün “sen sağcısın, ben solcuyum” diyerek birbirine düşman edilen bu vatan evlatları, şimdi başka bir tezgâhla, yok “Türk”tü yok “Kürt”tü diyerek birbirine düşürülmeye çalışılıyor. Millet olarak uyanık olalım. Memleketimizin gerek doğusunda gerekse batısında yaşayan tüm kardeşlerimizin hepsi bu çirkin oyunu görmeli ve oyuna gelmemeli. Tekrar ediyorum; biz millet olarak, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Gürcüsüyle asırlardır bu vatanda kardeş gibi yaşadık. Hepimizin Allah’ı bir, peygamberi bir, kitabı bir, hepimiz aynı kıbleye yöneliyoruz!
Öyleyse kardeş kardeşe niye düşman olalım ki?..
Tarih boyunca farklı isimler altında on altı büyük devlet kuran, bütün güçsüz topluluklara ve kendisinden yardım isteyenlere elini uzatan, tarihin akışı içerisinde en büyük zaferlere şanla şerefle imza atan Müslüman Türk Milleti, gerek memleket içinde, gerekse dışında sayısız isyan hareketiyle karşılaşmış, ama üstün devlet tecrübesi ve güçlü ordusuyla birlik ve beraberlik içinde bunların başını ezmesini bilmiştir. Yine aynı şeyi yapabilecek kuvvet ve kudrettedir. Yeter ki bizler uyanık olalım ve her zamankinden daha çok birbirimize kenetlenelim.
Girmeden tefrika bir millete düşman giremez.
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.
Komşumuz Irak’ta tutuşturulan bu yangın, gerek PKK terörüyle, gerekse binbir türlü hile ve desiselerle, maalesef bizim cennet vatanımıza da sıçratılmak isteniyor. Bu terörün bir amacı da, memleketimizde iç çatışma çıkarıp kardeş kanı dökülmesidir. Dün “sen sağcısın, ben solcuyum” diye birbirine düşman edilen bu vatan evlatları, şimdi de, yok “Türk”tü yok “Kürt”tü diyerek birbirine düşürülmek isteniyor. Biz asırlardır bu vatanda, lazıyla, kürdüyle, çerkeziyle, gürcüsüyle kardeş gibi yaşadık. Hepimizin Allah’ı bir, peygamberi bir, kitabı bir, kıblesi bir!.. Öyleyse; en büyük silahları vatan içinde ayrılık çıkartmak olan bu düşman çevrelerin büyük kozunu, gelin İslam kardeşliğiyle bozalım. Unutmayalım ki, bunların kirli oyununu ancak birlik ve beraberlik bozar.