Yakup YAZICI
Almanak 2007-2008, Temmuz 2008 sayısından.
Kur’ân-ı Kerîm, Allah (Celle Celâlühü)’nun en şerefli varlık olarak yaratmış olduğu insan oğluna gayb âleminden göndermiş olduğu ilâhî fermânıdır. Rabb’imizin ezelî ve ebedî hitâbı, insanlık âlemine, Son Peygamberiyle gönderdiği, son kitâbıdır.
Kur’ân-ı Kerîm, Âdem (Aleyhisselâm)’ı Cennetten indiren Yüce Mevlâ’nın, Âdem (Aleyhisselâm)’ın çocuklarını yüceler yücesine yüceltmek için semâdan uzattığı, “muhkem ve kopmaz ip” idir.
Kur’ân-ı Kerîm, kitapların en şereflisidir. Onunla alâka kuran her şey şeref kazanır.
Bir deri parçası işlenip ayakkabı olur ve ayaklar altında eskimeye mahkum olurken, bir başka deri parçası tabaklanıp işlenir. Bir Mushafın cildi olur. Dışına yapışık bulunduğu Mushaf hürmetine, o deri parçasına abdestsiz el sürmek câiz olmaz.
Sevgili Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) bir çok hadîs-i
şeriflerinde, bu ilâhî mektubun okunup okutulmasını teşvik sadedinde -her biri diğerinden güzel- vermiş olduğu müjdeler vardır. Kur’ân okumanın faziletini beyan ederken; veciz ifadeler,
teşbih ve temsillerle bunu zihinlere yerleştirmiştir.
Bunlardan biri de Sevgili Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve
Sellem)’in, çocuğuna Kur’ân eğitimi veren veya verdiren ana - babaya vermiş olduğu müjdedir. Bu hadîs-i şerifte görünüşte mânâ
çok açık, ancak dikkatlice bakıldığı zaman ilk bakışta görülmeyen bir takım inceliklerin varlığı anlaşılır.
“Her kim Kur’ân okursa” ve buna benzer ifadelerle başlayan
bir çok hadîs-i şerif vardır. Bu hadîs-i şerifler, genel olarak sonuçta, okuyana müjde ile biter. Mesela:
“Her kim Allah (Celle Celâlühü)’nün kitabından bir harf okursa, o harf sebebiyle o kişiye (en az) bir hasene yazılır. Hasene
de (en az) on misli ile mükâfatlandırılır. Lâkin (dikkat edin)
ben size ‘Elif lâm mîm’ bir harftir demiyorum. ‘Elif’ bir harf
‘Lâm’ bir harf, ‘Mîm’ bir harftir.”
Kur’ân ehli, kıyâmet günü mânevî bir vasıtaya, âdetâ bir asansöre bindirilerek ona: denilecek. O da okuyacak, okumuş olduğu
her âyetle makamı yükseltilecektir.
Baş taraftaki hadîs-i şerifin evveli, umumîlik bildiren “Her kim
Kur’ân-ı Kerîmi okur ve onunla amel ederse” şeklinde başlıyor.
Bunu işiten kişi, benzeri hadîslerde olduğu gibi gelecek müjde ve
tebşirâtın; Kur’ân’ı okuyup onunla amel eden kişiyi ilgilendirdiğini düşünerek kafasında bir merak hâsıl oluyor: “Kur’ân’ı okuyup
onunla amel edene, Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)
acaba ne müjde verecek?” diye düşünürken, cevap: “Anne ve
babasına nûrdan taç giydirilecek” şeklinde geliyor. Anlaşılıyor
ki hadîs-i şerîfin devamında müjdelenen, Kur’ân ehlini yetiştiren,
yetişmesine rızâ gösteren, sebep olan anne ve babadır. Beklenilenin dışında bir cevap gelmesinden şunlar anlaşılıyor:
1- Anne - babalar çocuklarının Kur’ân eğitimine rızâ göstermeli, teşvik etmeli, üzerinde durup bu konuda harîs olmalıdır.
2- Anne - babalar çocuklarına Kur’ân-ı Mübîn’in lafzını öğretmekle yetinmeyip, onun âyetlerini anlayıp, ahkâmı ile amel etmeleri konusunda da gayretli olmalıdırlar.
3- Kıyâmet günü, çocukların Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın tâlim ve
terbiyesiyle yetiştiren ebeveynler gıpta edilecek bir mertebede
olacaklardır. Öyleyse bu dünyanın mal, mülk, servet ve makam
sâhipleri değil de, Kur’ân hâmili ve hâdimi olanlara gıpta edilmeli, Kur’ân ehli ve Kur’ân ahlâkına sâhip hayırlı çocuğu olan
kimselere imrenilmelidir.
Kıyâmet günü tüm insanlar, başlarında güneşin ışığından daha
parlak nûrânî taçlar takılmış ışıl ışıl parlayan, parıltısı gözler kamaştıran kimseleri gördükleri zaman taaccüp edip şaşıracaklar
ve hayretle soracaklardır:
“Kim bu insanlar? Acaba ne amel işlediler de bu makam ve
mertebeye eriştiler? Tüm insanların arasından yıldızlar gibi
parıldamalarının ve seçilmelerinin sebebi nedir?”
Onlara cevaben şöyle denilecektir:
“Bu kimseler nebî, âlim veya şehid değildir. Ancak bu kimseler, çocuklarının Kur’ân eğitimi almasına sebep olduklarından böylesine ödüllendirilmişler ve onurlandırılmışlardır.”
Hadîs-i şerîfin burasında, işiten kimse kendini alamayıp sorusunu soracakken, Resûl-ü Ekrem Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) burada, can alıcı soruyu kendisi soruyor. Kur’ân ehlinin anne ve babası bu şekilde onurlandırıldığına göre, ya Kur’ân ile amel edenin bizzat kendisi ne gibi ikram ve ihsanlara nâil olacaktır? Kur’ân’ın ahkâmı ile amel edip, ahlâkı ile ahlâklanan kimseler, ne gibi lütuflarla ödüllendirilecektir? Haram ve mekruhlardan uzak durması neticesinde acaba ne kadar “aferin!”ler alacak, Cenâb-ı Mevlâ’nın seçtiği ve sevdiği kullarla beraber nasıl tecellilere mazhar olacaktır?
Bu sorunun cevabı verilmeyip dinleyenlerin tasavvuruna bırakılmıştır. Adetâ “Kur’ân ile amel edenlerin kendilerine verilecek hediye ve sevapları kelimelerle ifade etmek mümkün değildir. Aklınıza gelebilecek, âyet-i celîle ve hadîs-i şeriflerde haber verilen tüm müjdelerden nasibdâr olacaklardır” denilmiştir.
Zîrâ bir kudsî hadiste Yüce Rabbimiz: “Her kimi, Kur’ân okumak ve adımı zikretmek, Benden istemekten alıkoyarsa ona, isteyenlere verdiğimden daha fazlasını ve faziletlisini veririm.” buyurmuştur.
BENİM AHMED DİYE BİR ÇOCUĞUM YOK
Derler ki: Karadenizin bir köyünde yaşayan Fatma ana, oğlu Ahmed’i hâfız olsun diye medreseye göndermiş. Ama Ahmed bir türlü medreseye alışamayıp ana hasreti ve köyünün özlemiyle kıvranırmış. Fatma ana da Ahmed’inin hasretini çeker dururmuş. Bir evin bir evladı, Ahmed’i, Allah kelâmını ezberleyip hâfız olacak, gün gelip köyünde bülbül gibi Kur’ân okuyacak diye sabırla beklermiş. Günlerden bir gün Ahmed, yolunu bulup medreseden kaçmış. Yaya olarak uzun mesafeleri kat edip geç vakitte köyüne ulaşmış, evinin kapısını çalmış. Fatma ana, vakitsiz olarak kapının çalınmasına mânâ veremeyip sormuş:
- Kim o?
Dışarıdan Ahmet cevap vermiş:
- Ana ben geldim, oğlun Ahmed geldi? demiş.
Zannetmiş ki, anası kapıyı açıp boynuna sarılacak. Fakat hiç de öyle olmamış. Fatma ana, kilitli olan kapıyı açmadan içeriden cevap vermiş:
- Yalan söylüyorsun. Benim Ahmed’im medresede hâfızlık yapıyor. Zîrâ ben Ahmed’imi Rabbimin kelâmını ezberlemesi, cennet delikanlısı olması, Mevlâ’nın rızâsını kazanması için hocalarına teslim ettim, onun burada olması imkânsız. Ama sen, gerçekten Ahmed isen derhal geri dön.. Dönmezsen ben, Kur’ân’ı ve medreseyi terk eden Ahmed diye bir evladı kabul etmiyorum, demiş.
İşte bu şuurdaki anne ve babalar için büyük müjdeler vardır. Şu
fânî hayatta çoğu kere anne - babalar, “Gördün mü? Filancanın
oğlu tıp fakültesini, falanın ki hukuk fakültesini kazanmış”
diye imrenerek söylerler. Halbuki sonsuz hayatta sorulacak sorulara, çocuklarının ve kendilerinin ne cevap vereceklerini hiç
düşünmez ve tedbir almazlar. Çocuğunun üniversite sınavı için
tedbirler alıp sonucunu merak ettiği gibi, sonsuz âhiret sınavını
merak etmeyen, tedbir almayan anne ve babalar olmaktan Mevlâ
Teâlâ bizleri muhafaza eylesin.
Kur’ân ehlinin âilesine sevinç haberi verilen bir başka hadîs-i
şerif ise şudur:
“Her kim Kur’ân-ı Kerîm okur, Onu muhafaza ederse, yani
Onun helâlini helâl kabul eder (helâllerle amel eder), haramını haram kabul eder (onlardan uzak durursa) Allah (Celle
Celâlühü) onu Kur’ân sebebiyle Cennete koyar. Ve o kimseye,
ailesinden, kendilerine Cehennem vacip olmuş on kişiye şefaat etme hakkı verir.”
Kur’ân nûrdur, önünü ve yönünü Ona çeviren her insan, her
şey Onun nuruyla aydınlanır. Kur’ân dünya ve âhireti aydınlatır.
Kur’ân’ın nûru kabri aydınlatır. Kur’ân’ın nûru anne ve babaların
başında tâç olup, mahşer meydanını aydınlatır. Kur’ân, Sırât köprüsünde mü’minin önünü kandillerle donatıp onu Cennete koyar.