Ayhan YILDIRIM
Almanak 2007-2008, Aralık 2007 sayısından.
19. Yüzyılda Mevlevî olmayanlar için ‘Dârülmesnevî’ adıyla Mesnevî okutmaya yönelik müesseseler açılmış, Mevlevîhanelere gelemeyenler bu kurumlarda Mesnevî kültüründen istifade etmişlerdi. Fatih Çarşamba’da, Nakşibendî şeyhi olan Mehmet Murat Efendi tarafından kurulan Dârülmesnevî’nin açılışında devrin padişahı Sultan Abdülmecit de hazır bulunmuştu. 19. yüzyıl Nakşibendî-Mevlevî yakınlaşmasını temsil eden önemli Nakşibendî şeyhlerinden ve dönemin ünlü mesnevî hanlarından olan Mehmet Murat Efendi, tekke şeyhliğinin yanı sıra Sultan Ahmet Camii cuma vaizliği görevini de uzun yıllar sürdürmüştür.
Nakşî, Mevlevî, Kadirî, Bayramî, Yesevî ve daha niceleri… Daha nice tasavvuf yolunun erleri, erenleri gelip geçmedeler birer birer… İşte size tasavvufun, en önce kim tarafından söylendiği belirlenemeyen bazı tarifleri: Tasavvuf cömertliktir, zariflik ve temizliktir; uyanık olmaktır; kirlerden temizlenmek, kinlerden kurtulmaktır; şehvet ve arzuyu terk etmektir; mütevazı olmak, yedirmek, içirmek, ikramda bulunmaktır; bilmektir; sadakattir, cömertliktir, ahlâktır; Hakk ile muvafakat, halk ile gülüşmektir; cömertlik ve vefadır. Tasavvuf, incinmemek ve incitmemektir. Tasavvuf gönül bilgisidir. Tasavvuf hikmettir. Tasavvuf sevmeyi ve sevilmeyi öğrenmektir. Tasavvuf zıtları birleştirmektir.
Farklı gibi görünseler de aslında bu tariflerin hepsi aynı mânâyı ifade ederler şüphesiz. Fark yalnızca tasavvuf ehlinin mizaç ve meşrebinden ileri gelir. Bütün bu tanımlar, rengini, ahengini O’ndan alırlar. O ki tasavvuf ehlinin piri Hazreti Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’dir. Her velinin tasavvuf tanımı doğrudur. Çünkü bunlar, tasavvufu yaşayan ve hissedenlerin gönül âlemlerinden harf kalıplarına bürünmüş, satırlara dökülmüş tariflerdir. İşte bu yüzden kimi zaman iç içe geçmiş görürsünüz tasavvuf kollarını; diğer bir ifadeyle tarikatları… Biri diğerinden doğmuş, öteki berikinin içinde kaybetmiştir kendini… Sevgiyle kucaklamışlardır birbirlerini… Tarihimiz bu gibi manzaralara şahitlik eder asırlardır…
Mesnevîhan Nakşi Şeyhi
İşte size sadece bir örnek: Fatih ilçesi Çarşamba semtindeki Mesnevîhâne Tekkesi.
Bilindiği üzere, Mesnevî, Mevlâna Celaleddin-î Rumî’nin (ö. 672/1273) altı cilt ve yaklaşık 25.700 beyitten meydana gelen ve onun tasavvuf anlayışını içeren, İslâm kültürünün en önemli eserlerinden biridir. Farsçadır. Bu eserin, zaman içinde, okunup şerh edilmesiyle Mesnevîhanlık müessesesi ortaya çıkmıştır. Mevlâna’nın halifesi Hüsamettin Çelebi’nin, Mesnevî’yi, “Mevlâna’dan sonra bu yola intisab etmiş olanları irşad edecek kitap” olarak belirlemesi, onu, ilk mesnevîhan ve mesnevîhanlık müessesesinin kurucusu yapmıştır. Mesnevîhan, Mesnevî’yi okuyan, bazen de teganni eden ve şerh mahiyetinde birtakım açıklamalarda bulunan, bu konuda icazetli ve yetkin kişilere denir.
19. Yüzyıl sonlarından itibaren mesnevîhanlık camilere taşınınca, Mesnevî dersleri halka yönelik vaazlar hâlini almıştı. Nitekim Fatih Camii’nde Mehmet Esad Dede’den sonra Karahisarlı Ahmet Efendi, onun ölümünün ardından Tâhirülmevlevî, haftada bir gün Mesnevî okutmuşlardır. Yine 19. yüzyılda Mevlevîlerin yanı sıra, İstanbul’da yaşayan önemli Nakşî şeyhlerinin aynı zamanda birer mesnevîhan oldukları görülmekteydi. MesnevîNakşî kaynaşmasıyla birlikte, Nakşîler’den “mesnevîhan-ı şehîr” lakabıyla ün kazanan Hoca Hüsamettin Efendi, Hoca Neş’et, Fatih Çarşamba’daki Dârülmesnevî (Mesnevîhâne) Tekkesi’nin kurucusu Mehmet Murat Efendi, Nakşibendî şeyhi olmalarına rağmen Mesnevî okutmuşlar ve destarlı Mevlevî sikkesi giymişlerdi. (Sikke, üst tarafı, alt tarafına nispetle biraz daha dar olan, yünden yapılmış Mevlevî külahı da denilen bir çeşit başlık; destar ise sikkenin etrafına sarılan tülbentten sarığa verilen addır).
Mesnevîhanlık, başta Mevlevî tekkeleri olmak üzere, selâtîn camileri (bir başka deyişle Padişahların yaptırdığı camiler), dârülmesnevîler ve padişah sarayında icra edilirdi. Mesnevi okutulması için vakfiyeler düzenlenmiş; zamanla medreselerde de okutulmuştu.
19. Yüzyılda Mevlevî olmayanlar için “dârülmesnevî” (mesnevîhâne) adıyla Mesnevî okutmaya yönelik müesseseler açılmış, Mevlevîhânelere gelemeyeler bu kurumlarda Mesnevî kültüründen istifade etmişlerdi. Fatih Çarşamba’da, içinde bir Nakşî tekkesinin de yer aldığı, Murat Molla Külliyesi civarında, Nakşibendî şeyhi olan Mehmet Murat Efendi tarafından kurulan Dârülmesnevî’nin (bugünkü adıyla Mevlevîhâne’nin) açılışında (18 Ocak 1845) devrin padişahı Sultan Abdülmecit de hazır bulunmuştu. 19. yüzyıl Nakşibendî-Mevlevî yakınlaşmasını temsil eden önemli Nakşibendî şeyhlerinden ve dönemin ünlü mesnevîhanlarından olan Mehmet Murat Efendi, tekke şeyhliğinin yanı sıra Sultan Ahmet Camii cuma vaizliği görevini de uzun yıllar sürdürmüştür. Kendisi 26 Eylül 1848 tarihinde vefat ettiğinde tekkesinin haziresine defnedilmiştir. Kabri halen mevcuttur.
Kaynaklarda “Dârülmesnevî Tekkesi” olarak da anılan Mesnevîhâne Tekkesi, İstanbul’un Fatih ilçesi, Çarşamba sem-
ti, Tevkiî Cafer Mahallesi’nde, çoğu bölümleri günümüze ulaşamamış olsa da hâlâ ayaktadır. İsmailağa Camii yanından Fener Rum Lisesi’ne inerken karşınıza çıkar. Kırmızı Mektep diye de bilinen Rum Lisesi’nin hemen arkasında yer almaktadır. Minaresinin alemi, Mevlevî sikkesi biçimindedir. Bu gerçekten de ilginç bir mimari detaydır. Mesnevîhâne, kuruluşunda dershane olarak kullanıldığı anlaşılan mescit, bunun yanı sıra bağımsız bir tevhidhâne, sekiz adet derviş hücresi, kütüphane, şadırvan, cümle kapısı, su haznesi, çeşme, mutfak ve selamlık dairesinden oluşmaktaydı. Ne yazık ki, günümüze bu yapıların çoğu intikal edememiştir. Çeşitli tarihlerde bakım ve onarım geçiren mescitdershane bugün camii olarak kullanılmaktadır.
Ahmet Ceydet Paşa da Talebesiydi
Murat Molla Tekke’sinde, Şeyh Mehmet Murat Efendi’den birçok tanınmış sima Mesnevî dersleri ve mesnevîhanlık icazeti almışlardı. Türk ilim ve fikir tarihinde müstesna bir yere; hemen her alanda derin bilgi ve görgüye sahip, âlim ve fâzıl bir zat olan Ahmet Cevdet Paşa da bunlardan biriydi. O, âlim, tarihçi, edebiyatçı, devlet adamı ve vezir olarak bu devlete, bu ülkeye, bu halka büyük hizmetler etmiş; sadrazam kaymakamlığı bile yapmış bir kişi olarak, tasavvuf-tarikat kapısını çalmış; çalmakla kalmayıp buralardan beslenmiş, feyizlenmişti. Günümüzden bakıldığında gerçekten de hayret ve ibret verici bir tablo olsa gerek... İşte o Paşa, meşhur eseri Tezâkir’de, konumuzla ilgili olarak, şu satırlara yer vermektedir:
“O tarihte İstanbul’da iki meşhur mesnevîhan var idi. Biri Hoca Hüsameddin Efendi olup Küçükmustafapaşa’da Mesnevî-i Şerif okuturdu. Halkın hüsn-i zannını kazanmış, mâneviyat dünyası aydınlık bir pîr idi. Seçkinlerden ve yüksek tabakadan pek çok zevat onun yüksekliğine itikad ederdi. Her taraftan ve her sınıftan nice kişiler onun derslerine katılır, söylediklerini nimet, öğütlerini ganimet bilirdi. Bazen biz de gider derslerini dinlerdik, daha sonra Eyüp Sultan semtine nakledip ömrünün sonuna kadar orada oturdu. Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Osman Efendi, onun öğrencilerindendir. Diğeri Çarşamba civarında Murad Molla Tekkesi şeyhi Mehmed Murad Efendi olup belli günlerde Mesnevî-i Şerif okutur ve diğer günlerde sabahtan akşama kadar çeşitli dersler verirdi. Tekkesi bir üniversite gibi idi, orada her nevî ilim tahsil olunurdu. Kendisinin en kıdemli talebesi olan Hafız Tevfik Efendi dahi burada bir hücrede kalır, başvuranlara Farsça dersleri verirdi. Bu dergâha seçkinlerden ve yüksek tabakadan nice zatlar gelip gider, yakın ve uzak mahallerden pek çok şakirt gelip bilgi alır, yararlanırdı. Ben dahi boş vakitlerimi burada maarif tahsiline sarf eylerdim.”
O vakitlerde Fatih civarında pek çok ulema ve fukaha olduğu gibi, Fatih’ten Sultan Selim’e ve bir taraftan Karagümrük’e kadar olan bölgede pek çok şiir ve nesir erbabı vardı. Çarşamba pazarında Papasoğlu Medresesi’nin karşısındaki konağında yaşayan Kuşadalı İbrahim Efendi, o vaktin en büyük insanlarından zâhir ve bâtını mamur bir zat idi. Büyük küçük pek çok kimseler kendisinden el alarak ona mürid olmuşlar idi.... Sufiyye mesleğine sâlik olmadığımız hâlde biz de komşuluk hasebiyle gidip görü-
şürdük ve en büyük Hoca Efendilerin çözemediği şüphelerimizi onun cevaplarıyla hâllederdik.... Murad Molla Şeyhinin küçüklerden ve büyüklerden pek çok müridi vardı, ancak kendisi insaflı bir zat olduğu için, müridleri içinden ciddi bir sâlik zuhur ettiğinde “Bu bizim işimiz değildir” diyerek onu Hafız Tevfik Efendi vasıtasıyla Kuşadalı’ya gönderirdi....
Velhasıl Fatih semtinde o vakit ilimlere ve maarife dair bahisler cereyan eylediği sırada zâhir ve bâtın mücadeleleri de eksik değil idi. Şimdi ne o var, ne bu var...”
Anlaşılan o ki, Çarşamba’daki Murad Molla tekkesi bir İslâm üniversitesi gibi çalışmaktaymış. Şeyh Efendi, hem Mesnevî okutmakta, hem başka konularda ders verebilmekteymiş. Demek ki, Şeyh Efendi İslâm kültürü, İslâm ilimleri, Şeriat konusunda da uzman ve üstadmış. Bir Nakşî dergâhında Mesnevî-i Şerif okutulurmuş...
Bu mesnevîhânenin İstanbul’da açılan son dârülmesnevî olduğu da kaydedilmektedir; ancak son olmamasını ve yeniden hayat bulmasını dilemekten başka bir şey yapamıyoruz şimdilerde. Hele de şu boynu bükük duran minare alemine bir kez daha dönüp bakarsanız… Neden bükmüş boynunu kim bilir? Belki gariplikten, belki küskünlükten… Belki de… Eğmiş başını îlâhî huzur’da, seyrediyordur bizleri ötelerden hayretle ve ibretle…