Altın Silsile kitabından, Silsile-i Aliyye büyüklerinin hayatı.
Hayatı
Silsile-i Zeheb'in meşhur âlimi ve mürşid-i kâmili. 702 yılında Medine'de doğup 765 yılında vefat etmiştir. Seyyid, on iki imamın altıncısı, Hazreti Ali'nin torununun torunudur. Babası Muhammed Bâkır, onun babası Zeynelâbidîn, onun babası Hazreti Hüseyin, onun babası Hazreti Ali'dir. Annesi tarafından ise Hazreti Ebû Bekir'e ulaşır: annesi Ümmü Ferve'nin dedesi Kâsım bin Muhammed, onun babası da Hazreti Ebû Bekir'dir. Altmış beş senelik ömrünün otuz dört senesinde imamlık yaptı; kabri Cennetü'l-Bakî'de, babası ve dedesinin yanındadır.
On evladının yedisi erkek üçü kızdı; oğlu Mûsâ Kâzım on iki imamın yedincisidir. Bütün din bilgilerinde olduğu gibi zamanının fen ilimlerinde de söz sahibiydi; kimyanın kurucusu sayılan Câbir onun talebesidir. En meşhur talebesi ise Hanefî mezhebinin kurucusu, Ehl-i Sünnet'in reisi İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe'dir. İmam-ı Âzam, ondan gördüğü feyzi anlatmak için: “O iki sene olmasaydı, Nu'mân helâk olmuştu” buyurmuştur.
Rasûlüllah'a iki yoldan bağlıdır: Babaları yoluyla Hazreti Ali'ye dayanan “vilâyet yolu”, annesi ve babaları yoluyla Hazreti Ebû Bekir'e dayanan “nübüvvet yolu”. Bu sebeple “Ebû Bekr-i Sıddîk beni iki hayata kavuşturmuştur” buyurmuştur. Nübüvvet feyzini Hazreti Ebû Bekir, Selmân-ı Fârisî ve Kâsım bin Muhammed silsilesiyle, velâyet feyzini de Hazreti Ali, Hasan, Hüseyin, Zeynelâbidîn ve babası Muhammed Bâkır yoluyla almıştır; ondan sonra bütün tasavvuf yolları kendisinde birleşmektedir.
Sohbetlerinden
“Nefsin temizlenmesi üç ıslah ile olur: Düşüncenin ıslahı (hak ile bâtılı, doğru ile yalanı, güzel ile çirkini ayırt edecek ilmi öğrenmek), şehvetlerin ıslahı (gücü yettiğince cömert olmak) ve hamiyetin ıslahı (dini ve şerefi korumakta tembellik etmeyip gayret göstermek). Bu üçü sağlanınca adalet ve ihsan nefse galip gelir.”
“Şükür üç kısımdır: Kalp ile şükür, nimetin Allah'tan olduğunu bilmek; dil ile şükür, nimeti vereni övmek; azalarla şükür, onları ne için yaratılmışlarsa o işte kullanmaktır.” “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a şükretmemiş olur.”
“Gıybet, bir müminin veya kâfirin ayıbını kötülemek için arkasından söylemektir... gıybet kanser gibidir, cemiyeti harap eder.” “Bir mümin kardeşine ait hoş olmayan bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısı ara; bulamazsan 'belki benim anlamadığım bir özür vardır' de ve kapat.”
“Beş kimsenin sohbetinden sakın: Yalancıdan, çünkü sana iyilik yaparken kötülük eder; cimriden; ahmaktan, çünkü en çok işine yarayacağı an seni bırakır; kötü kalpliden, çünkü işi bozulunca seni harcar; fâsıktan, çünkü seni bir lokma ekmeğe satar.”
Oğluna: “Ey oğlum, kendi rızkına razı ol; razı olan kimseye muhtaç olmaz. Kendi kusurlarını küçük gören, başkasınınkini büyütmüş olur; her zaman kendi kusurunu büyük gör. İnsanlara kızmaktan sakın, yoksa sana da kızarlar. Lehinde veya aleyhinde de olsa hakkı söyle ki herkes seninle istişare etsin. Kötü ahlâklı kimseyle arkadaşlık etme, çünkü onlar suyu olmayan çöl, dalları yeşermeyen ağaçtır” diye nasihat etmiştir.
“Güzel ahlâk şunlardır: Gücü yettiği hâlde affetmek, her hâlükârda tevazu üzere olmak, karşılık beklemeden ve başa kakmadan vermek.” “Tevekkül, Allah katında olana güvenip insanların elindekinden ümit kesmektir.” “Sabır, belaların verdiği sıkıntıdan şikâyetçi olmamaktır.”
Fâizin niçin haram kılındığı sorulduğunda: “İnsanların birbirine karşılıksız iyilik yapmaları için Allah onu haram etti; fâiz haram olmasaydı karşılıksız iyilik yapan kalmazdı” buyurdu.
Menkıbelerinden
Şekîk-i Belhî'ye “Şükür ve sabır konusunda hâlin nedir?” diye sordu. Şekîk: “Bulursak şükredip yeriz, bulamazsak sabrederiz” deyince İmam Ca'fer: “Bizim Medine'nin köpekleri de öyle yapıyor” dedi. Şaşıran Şekîk kendi hâlini sorunca İmam Ca'fer: “Bulunca ihtiyaç sahiplerine dağıtırız, bulamayınca şükrederiz” buyurdu; Şekîk elini öpüp irşad olduğunu söyledi.
Dönemin hükümdarı bir gece veziri Rabi'i göndererek onu öldürmek üzere yanına getirtti; cellatlara, hükümdar başlığını çıkarınca infaz etmelerini emretmişti. Fakat İmam Ca'fer içeri girince hükümdar birden ayağa kalkıp büyük bir tevazu ile onu koltuğuna oturttu, kendisi karşısına diz çöktü ve bir daha yanına çağırmaması dışında bir ricası olmadığını söyleyip ayrıldı. Sonradan bayılıp ayılan hükümdar, vezirine: “İçeri girince yanında büyük bir aslan gördüm, 'onu incitirsen seni parça parça ederim' diyordu” dedi.
Dâvûd-i Tâî: “Ey Peygamber'in torunu, kalbim karardı, bana nasihat ver” dedi. İmam Ca'fer: “Sen zamanın en zâhidisin, benim nasihatime ne ihtiyacın var?” deyince Dâvûd ısrar etti. İmam Ca'fer: “Kıyamette dedem Muhammed'in elimden tutup 'niçin bana hakkıyla uymadın' demesinden korkuyorum; bu işler soy işi değil, ibadet ve amel işidir” dedi. Bunu duyan Dâvûd-i Tâî ağlayarak: “Peygamber soyundan gelen o böyle düşünürse, ben kim oluyorum ki” dedi.
Duası makbuldü; bir gün yolda “Yâ Rabbi, elbisem yok, bana elbise gönder” deyince hemen bir paket içinde elbise geldi. Bir başka sefer birinin kendisine elli hac yapacak kadar mal verilmesi için dua etmesini istemesi üzerine dua etti, adam elli hac yaptı; elli birinci hac için gusül alacağı sırada sel gelip orada vefat etti.
Halife Mansûr, kendisine sû-i kast hazırladığı iddiasıyla onu öldürtmek istedi; getirilen iftiracıya yemin ettirmek istediğinde İmam Ca'fer ona “Allah'ın kudretinden çıktım, kendi kuvvetime döndüm” diye yemin etmesini söyledi. Yalan söylediği için bu yemini edemeyen adam, sonunda mecburen bu sözü söyleyince ayağını yere vurup oracıkta can verdi. Sonradan Rabi'e, o anda okuduğu şeyin dedesi Hüseyin'in “Ey zor zamanda hazırlığım, sıkıntı anında yardımım olan Allah'ım, uyumayan gözünle beni koru” duası olduğunu söyledi.