Altın Silsile kitabından, Silsile-i Aliyye büyüklerinin hayatı.
Peygamberlerden sonra, Ashâb-ı Kirâm'ın ve insanların en üstünüdür. Asıl adı Abdullah bin Ebû Kuhâfe'dir; müslüman olmadan önceki adı Abdüluzzâ veya Abdulkâ'be idi, îmân ettikten sonra Peygamberimiz ismini Abdullah olarak değiştirdi. Fil Vak'ası'ndan sonra, milâdî 573'te doğdu; Peygamberimizden iki yıl üç ay küçüktür. 38 yaşında Müslüman oldu. Peygamberimizin vefat ettiği gün halife seçildi; hilâfeti 2 yıl 3 ay 10 gün sürdü. Hicretin 13. (miladi 634) yılında, 63 yaşında iken hastalanıp on beş gün sonra vefat etti; Peygamberimizin kabrinin bulunduğu Hücre-i Se'âdet'e defnedildi.
Aşere-i Mübeşşere'nin, yani Cennetle müjdelenen on sahâbînin birincisidir; Peygamberimizin kayınpederi, Hazreti Âişe'nin babasıdır. Peygamberimize karşı sevgisi ve bağlılığı kelimelerle anlatılamayacak kadar büyüktü; vefatına da O'ndan ayrılığın verdiği hasret sebep olmuştur. Peygamberimiz de onu çok severdi: “Sen Allah-u Te'âlâ'nın Cehennemden âzâd ettiği kimsesin” buyurmuştur.
Müslüman Oluşu
İlk îmân eden hür erkektir (kadınlardan Hazreti Hatîce, kölelerden Zeyd bin Hârise, çocuklardan Hazreti Ali ilk îmân edenlerdendir). Müslüman olana kadarki 38 senelik hayatında hiç içki içmemiş, puta tapmamış, iffeti ve güzel ahlâkıyla tanınan, dürüst bir tüccardı.
Müslüman oluşuyla ilgili şöyle anlatılır: İslâmiyeti kabul etmeden yirmi sene önce bir rüya görmüştü; gökten inen dolunayın parçalanıp Mekke evlerine düştüğünü, kendi evine düşen parçanın ise göğe yükselmediğini görmüştü. Bu rüyayı önce bir yahudi âlime, tatmin olmayınca da rahip Bahîra'ya anlattı. Bahîra ona: “Mekke'de bir peygamber çıkacak, sen hayatında onun veziri, vefatından sonra halifesi olacaksın; çabuk ona ulaş, herkesten önce îmân et!” dedi.
Peygamberimiz peygamberliğini açıklayınca Ebû Bekir hemen koşup delilini sordu. Peygamberimiz o rüyayı ve Bahîra'nın tabirini delil gösterince, Ebû Bekir hiç tereddüt etmeden: “Şehâdet ederim ki sen Allah'ın Rasûlüsün” diyerek îmân etti. Babası, annesi, çocukları ve torunları da onun vesilesiyle Müslüman oldular — Ashâb'dan hiç kimseye bu şeref nasip olmamıştır.
Cömertliği ve Fedâkârlığı
Peygamberimiz sadaka istediğinde Ebû Bekir bütün malını ve giyeceklerini verip sırtına bir hırka giydi; hatta bir dilenciye son gömleğini de verip kendisi bir eski şala büründü. O gün Cebrâil Aleyhisselâm da aynı şekilde bir mutaf (kaba kumaş) giyerek Peygamberimizin huzuruna geldi ve: “Allah-u Te'âlâ bütün gök meleklerine bu surete girmelerini emretti, çünkü Ebû Bekr-i Sıddîk şimdi bu haldedir” dedi.
Hazreti Bilâl-i Habeşî, efendisi tarafından putlara zarar verdiği için sıcak kum üzerinde işkenceye uğratılınca, Ebû Bekir onu satın alıp azat etmek istedi; kâfirler yalnızca kendi kölesi Âmir ile takas ederlerse vereceklerini söylediler. Ebû Bekir, kıymetli kölesi Âmir'i bütün malıyla birlikte sadece Bilâl için verdi ve onu kurtardı. Bu olay üzerine Cebrâil, Leyl sûresinin “Malını Allah yolunda hayra sarf eden, çok takvâlı olan, o ateşten uzak tutulur” meâlindeki âyetlerini getirdi.
Bütün malını dağıttıktan sonra bir gün kapısına gelen borçlu bir adamın on iki bin akçelik borcunu ödeyecek hiçbir şeyi kalmamıştı. Bir yahudiden borç alıp adamın borcunu ödedi, ödeyemezse kendisini o yahudiye köle olarak vaad etti. Ödeme günü yaklaşınca kızı Hazreti Âişe'nin gözünden düşen bir damla yaş, Allah'ın kudretiyle bir cevhere dönüştü. Ebû Bekir bu cevheri pazara götürdüğünde insan sûretinde gelen Cebrâil ondan cevheri Cennet hazînesinden yirmi bin altına satın aldı; Ebû Bekir bu altınla hem borcunu ödedi hem de fazlasını yahudiye verdi. Yahudi, altınların üzerinde kelime-i şehâdet ve İhlâs sûresi yazılı olduğunu görünce Müslüman oldu.
Halifeliği ve Vefâtı
Halife olduktan sonra dahi son derece sade yaşadı; beytülmâldan kendisine bağlanan günlük bir-iki dirhemi bile azımsayıp kabul etmek istemedi, geçimini gizlice ticaretle sağlamaya devam etti. Vefatına yakın, biriktirdiği o küçük meblağı bile Hazreti Ömer'e gönderip müslümanların ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasını vasiyet etti; Hazreti Ömer bunu duyunca ağlayarak “Ey Sıddîk! Bizi büyük zahmete bıraktın, senin yolundan kim yürüyebilir” demiştir.
Peygamberimizin vefatından sonra günden güne zayıfladı. Kızı Hazreti Âişe sebebini sorunca: “Muhammed Mustafâ'nın ayrılığı beni böyle zayıf düşürdü” buyurdu. Vefat ettiğinde Ashâb nereye defnedileceği konusunda tereddüt ederken Hazreti Âişe'nin rüyasında “Dostu dosta kavuşturun!” sesi duyulmuş, herkes bu sesi işitince tereddütsüz Peygamberimizin yanına defnedilmiştir.
Ridde Savaşları
Peygamberimizin vefatından sonra birçok kabile dinden döndü (Ridde/mürtedlik hâdisesi), zekât toplayıcılarını öldürdüler. Hazreti Ebû Bekir minbere çıkıp: “Her kim Muhammed'e taparsa bilsin ki Muhammed vefat etti; her kim Muhammed'in Allah'ına taparsa bilsin ki O Allah diridir, ölmez. Vallahi, bugünden sonra dinden dönenlerle savaşacağım!” diye hutbe okudu. Hazreti Ömer'in “Üsâme'nin ordusunu da bekleyelim” teklifine karşı: “Bize ihtiyaç yok, mevcut askerimiz kâfidir” dedi ve on bin kişilik orduyu Hâlid bin Velîd komutasında mürtedlerin üzerine gönderdi. Mürtedler pişman olup teslim olunca, Hâlid bin Velîd hakkında Peygamberimizden işittiği “Hâlid, Allah'ın kılıcıdır, boş yere kan dökmez” sözünü hatırlatarak onlara aman verdi.
Bir Rüyası
Hazreti Ömer anlatır: Bir gece Ebû Bekir'in evinin önünden geçerken şiddetle ağladığını işittim, kapısını çaldım. Gördüğü rüyayı anlattı: Kıyamet kopmuş, yüzleri parıldayan bir topluluk (peygamberler) Muhammed Aleyhisselâm'ı bekliyorlarmış. Kendisini O'nun yanına götürdüklerinde, Peygamberimizin bir eli Arş'ın kenarında, diğer eli Cehennem kapısının halkasında, “Yâ Rabbi, ümmetime merhamet et!” diye yalvardığını görmüş. Allah-u Te'âlâ'dan “Ümmetinin hepsini sana bağışladım, yalnız bir mü'mini kasten öldürenler hâriç” nidâsı gelmiş — tam bu noktada Hazreti Ömer kapıyı çalıp onu uyandırmış.