Altın Silsile kitabından, Silsile-i Aliyye büyüklerinin hayatı.
Hayatı
Silsile-i Zeheb'in meşhur âlimi ve mürşid-i kâmili; 776 yılında doğup 875 yılında Bistam'da (İran) vefat etmiştir. Evliyânın büyüklerinden olup “Sultânü'l-Ârifîn” lakabıyla meşhurdur. Asıl adı Tayfur, künyesi Ebû Yezîd, babasının adı İsa'dır.
Annesi zâhide ve âbide bir hanımdı; hamileyken şüpheli bir şeyi ağzına götürse çocuğu karnında tepinerek onu geri koydururdu. Küçük yaştan itibaren dengeli, ölçülü ve hikmetli bir çocukluk geçirdi; devrin ünlü velîsi Şakîk-i Belhî onu oyun oynayan çocuklar arasında görüp “Bu çocuk ileride büyük bir er olacak” demişti.
Bir kış gecesi annesi su isteyince, getirdiği testinin buzla kaplı olmasına rağmen annesini uyandırmaya kıyamayıp elinde donarcasına bekledi; sebebini soran annesine “Uyandığınızda hemen verebilmek için bekliyorum” dedi. Bunun üzerine annesi “Yâ Rabbi, ben oğlumdan razıyım, Sen de razı ol” diye dua etti.
Üveysî olup İmam Ca'fer-i Sâdık'ın vefatından kırk yıl sonra doğdu; onun ruhaniyetinden feyz almakla meşhurdur — feyzi, Ca'fer-i Sâdık'tan Kâsım bin Muhammed'e, ondan Selmân-ı Fârisî'ye, ondan Hazreti Ebû Bekir'e, ondan da Rasûlüllah'a ulaşır. Otuz sene Şam civarında kalıp yüz on üç âlimden ilim öğrendi. İbadette öyle ileriydi ki namaz kılarken Allah korkusundan göğüs kemiklerinin gıcırdadığı işitilirdi. Hocasına duyduğu hürmetten dolayı kabrinin, hocasının kabrinden daha derin kazılmasını vasiyet etmiştir.
Sohbetlerinden
“Otuz sene mücâhede eyledim, nefsimin istediklerini yapmadım; ilimden ve ilme uymaktan daha zor bir şey bulamadım.” “Allah'tan bir an gâfil olmak, Cehennem ateşinden daha şiddetlidir.”
“Havada uçan birini görünce hemen fazilet ve keramet sahibi olduğuna hükmetmeyin, hataya düşebilirsiniz; onun gerçekten öyle olduğunu anlamak için İslâmiyet'in emirlerine uymaktaki hassasiyetine, Peygamberimizin ahlâkıyla ahlâklanmasına ve sünnete bağlılığına bakın.”
“Bir kimsenin Allah'a olan muhabbetinin gerçek olduğunun alâmeti, kendisinde deniz gibi cömertlik, güneş gibi şefkat ve toprak gibi tevazu bulunmasıdır.” “Yumuşaklıkla, sertlikle elde edilemeyecek şeylere kavuşulur; su yumuşak olduğu hâlde en sert taşları aşındırır.”
Yolculuğa çıkan bir yakınına: “Üç şeyi tavsiye ederim: Kötü huylu biriyle yol arkadaşın olursa onu kendi güzel ahlâkınla yumuşat; biri sana iyilik ederse bunun sebebi olan Allah'a şükret; bir belâ dokunursa hemen Allah'a dön ve sabırla bekle, o belânın altında ne hayır yattığını o an bilemezsin” dedi.
Menkıbelerinden
Bir kış günü karda yürürken bir mürid onun tam ayak izlerine basarak takip ediyordu. Bâyezîd ona “Ne yapmak istiyorsun?” diye sorunca, mürid “Senin gibi olmak istiyorum” dedi. Bâyezîd: “Ayak izlerime basman değil, derimi yüzüp içine girsen bile, Bâyezîd'in yaptığını yapmadıkça Bâyezîd gibi olamazsın” buyurdu.
Yağmurlu bir günde dar bir sokakta karşısına bir köpek çıkınca, köpeğin ıslak tüyleri elbisesine değmesin diye kendini su birikintisine çekip köpeğe kuru yoldan geçit verdi. Köpek ona baktı ve hâl diliyle: “Ya Bâyezîd, benim tüylerim ıslak ve necis olsa yedi avuç suyla temizlenir; ama senin gönlündeki gaflet kiri yedi derya ile bile temizlenmez” dedi. Bâyezîd bu söz karşısında donup kaldı; sonra köpeğe “Gel arkadaş olalım, gaflet anlarımda beni uyar” deyince köpek: “Ben, evinde una-bulgura güvenip tevekkül edenlerle arkadaşlık etmem” diyerek gitti — meğer Bâyezîd evinde küplere yiyecek doldurup içinden “bunlar bana altı ay yeter” diye geçirmişti. Bâyezîd ağlayarak: “Ya Rabbi, Bâyezîd Sana dost olma davasında, oysa köpekler bile onun dostluğunu kabul etmiyor” dedi.
Bir sohbette ağzından “Sübhânî, mâ a'zame şânî” (Kendimi tenzih ederim, şânım ne yücedir!) sözü çıkınca arkadaşları bu söze çok üzüldüler; Bâyezîd onlara “Bir daha böyle bir söz söylersem beni hançerleyin” deyip ellerine hançer verdi. Bir süre sonra sohbette yine kürkünün içine başını çekip “Cübbemin içinde Allah'tan gayrısı yoktur” deyince arkadaşları hançerlerle üzerine yürüdüler, fakat hançerler sanki suya batıp çıkar gibi ona hiç tesir etmedi. Kendine gelince koluna bir hafif çizik attırdı, kan aktı ve: “O sözü söyleyen ben olsaydım bu bıçak beni keserdi; o an konuşan Bâyezîd değildi” dedi.
Uzun yıllar ibadet ve riyazetle uğraştığı hâlde mânevî bir ilerleme bulamayınca bir seher vakti Hakk'a yalvardı; kendisine “Bâyezîd'in nefsi/varlığı üzerinde bulunduğu sürece Bize kavuşması muhaldir” denildi. Bunun üzerine “Yılanın derisinden sıyrıldığı gibi nefsimi bir kenara bıraktım, bir de baktım ki ben O'yum” demiştir.
Bir mürid rüyasında Arş'ı başının üzerinde taşıdığını görüp yorumunu sormaya Bâyezîd'in evine koştuğunda onun vefat ettiğini gördü. Cenaze kalabalığında tabutun hiçbir ucundan tutamayan mürid, tabutun altına girip elleriyle taşıdı; o anda tabuttan Bâyezîd'in sesi duyuldu: “Ya Ebû Mûsâ, rüyanda Arş'ı başının üzerinde taşıdığını gördün ya, işte o benim.”
Yirmi yıl hizmetinde bulunan talebesine her seferinde “Yavrum, ismin nedir?” diye sorardı. Talebesi bir gün sebebini sorunca: “Allah'ın muhabbeti kalbime gelince Ondan başka her şeyi unutuyorum; senin ismini hatırda tutmaya çalışsam da böyle bir hâl gelince unutuyorum, üzülme” buyurdu.
Bir tımarhanenin önünden geçerken talebesi baştabibe “Günah hastalığına bir ilacınız var mı?” diye sordu; tabip cevap veremeyince zincire vurulmuş bir deli, Bâyezîd'in teveccühüyle şu reçeteyi verdi: “Tövbe kökünü istiğfar yaprağıyla karıştırıp gönül havanında tevhid tokmağıyla dövmeli, insaf eleğinden eleyip gözyaşıyla hamur etmeli, aşk ateşinde pişirip Muhammed sevgisi balıyla katıp kanaat kaşığıyla gece gündüz yemeli.”
Vefatı anında da devamlı “Allah!.. Allah!..” diyordu. Son duası şöyleydi: “Ya Rabbi! Senin için yaptığım bütün ibadetleri gaflet ile yaptım, şimdi can veriyorum, gaflet hâli devam ediyor; bana huzur ve zikir hâlini ihsan eyle.” Bundan sonra zikir ve huzur hâli içinde ruhunu teslim etti. Vefatından sonra kendisini gören biri “Allah sana ne muamele etti?” diye sorunca: “Toprağa konduğumda 'Bizim için ne getirdin?' diye bir ses duydum; 'Ya Rabbi, Sana lâyık bir amel getiremedim, ama şirk de getirmedim' dedim” buyurmuştur.