Altın Silsile kitabından, Silsile-i Aliyye büyüklerinin hayatı.
Hayatı
Silsile-i Zeheb'in meşhur âlimi ve mürşid-i kâmili; doğum tarihi bilinmemekle birlikte 1399'da Çağanıyan'da vefat etmiştir. İsmi Muhammed bin Muhammed Buhârî'dir; Şah-ı Nakşibend'in hem damadı hem talebesidir. Zamanının kutb-i irşadıydı; onun sayesinde din-i İslâm başıboş kalmadı, din düşmanları pervasızca dini yıkmaya kalkışamadı. Seyyid Şerif Cürcânî onun hakkında “Alâüddin-i Attâr hazretlerinin sohbetine kavuşunca Rabbimi tanıyabildim” demiştir.
Sohbetlerinden
“Büyüklük soyla değil, fazilet ve olgunlukla olur.” “Güzel ahlâk kötü nesebi örter.” “Kendi nefsini beğenmek kadar ahmaklık olmaz.” “Affetmek, aklın zekâtıdır.”
“Hocamız Şah-ı Nakşibend o kadar ihtiyatlıydı ki yeni bir elbise giyse 'Bu elbise falancanındır' diyerek emanet gibi giyerdi.” “Bir mecliste ilim ve irfan bulunmazsa, onun yerine nefsanî hisler bulunur.”
“Müride, bütün işlerini mürşidine bırakmak düşer; din ve dünya işlerinde mürşidinin tercihine güvenip kendine ait bir tercihi kalmamalıdır.” “Hakiki gayeye ancak mürşidin sevgisi ve rızası ile erişilir.”
“Yirmi sene gönlüme başka bir şey koymamaya çalıştım; sonra yine geldi, ama gönlümde yer bulamadı.” “İnsan, iki ortağın birbirini hesaba çekmesinden daha şiddetli kendini hesaba çekmedikçe tam müttekilerden olamaz.”
“Hiçbir günahı küçümseme; küçük günahlar birleşip sahibini helak eder. Bize göre küçük günahtan en çok korkanınız, büyük günahtan en çok sakınanınızdır.” “Bir kimse bir gecesini Allah'ı zikirle ihya ederse, anadan doğmuş gibi tertemiz sabahlar.”
“Kalbin ağlaması, gözün ağlamasından daha üstündür.” “Bir kimsenin kalbinde ne kadar kibir varsa, aklında o kadar noksanlık vardır.” “Dünya, uykuda gördüğün rüyaya benzer; uyandığında hiçbir şey kalmamıştır.”
Vefatına yakın talebesi Şeyh Safiyyüddin için: “Yirmi yıldan fazladır aramızda Allah rızası için bir dostluk vardır, bu bozulmaz; ondan razıyım” buyurdu. Bahçedeki yeşilliğe bakıp “Ne güzel sebzelik” diyene: “Toprak da güzeldir, bu âleme hiç meylimiz olmamıştır; dostlar gelip bizi bulamayınca gönülleri kırık dönmelerinden başka kederimiz yoktur” dedi. Receb ayının yirmisine rastlayan çarşamba gecesi kelime-i şehâdet getirerek vefat etti.
Menkıbelerinden
Şah-ı Nakşibend'e duyduğu sevgiden hiç ayrılamaz hâle gelince hocası ona “Sen mi beni sevdin, ben mi seni sevdim?” diye sordu; “Bir müddet bekle, anlarsın” buyurdu. Bir süre sonra kalbindeki o muhabbetten eser kalmayınca hocası “Gördün mü, sevgi benden mi senden mi?” dedi ve şu beyti okudu: “Eğer maşuktan olmazsa muhabbet âşıka, âşığın uğraşması maşuka kavuşturamaz asla.”
Bir nehir kenarında Şah-ı Nakşibend'in “Alâüddin, atla!” emrine hiç tereddütsüz uyup azgın sulara atladı; nehir kökünden ağaçları söküp götürürken hocası akşamüzeri dönüşte “Alâüddin gel” diye seslenince o, elbisesi hiç ıslanmadan sudan çıktı. Hocası talebelerine: “Nehir kökü sağlam olmayan bütün ağaçları söküyor, ama Alâüddin'in kökü sağlam olduğu için onu söküp götüremedi” buyurdu.
Kapalı bir günde hocası “Öğle namazı vakti girdi mi?” diye sorduğunda “Hayır” dedi; hocası “Semaya bir bak” buyurunca gökyüzünde meleklerin toplanıp öğle namazı kıldığını gördü — gözlerindeki perde kalkmıştı. Hocası “Sen hâlâ öğle vakti olmadı mı diyorsun?” deyince bu cevabından dolayı uzun süre mahcubiyet duydu.