Altın Silsile kitabından, Silsile-i Aliyye büyüklerinin hayatı.
Hayatı
Silsile-i Zeheb'in en meşhur âlimi ve mürşid-i kâmili; tasavvuf yolunun kendi ismiyle anılmasına vesile olan büyük zât. 1318'de Buhara'ya beş kilometre uzaklıktaki Kasr-ı Ârifân'da doğdu, 1389'da yine orada vefat etti; kabri oradadır. İsmi Muhammed bin Muhammed'dir; seyyid olup soyu İmam Ca'fer-i Sâdık'a kadar uzanır. Allah'ın sevgisini kalplere nakşettiği için “Nakşibend” denilmiştir. Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin ve Seyyid Emîr Külâl'in talebesidir; sessiz zikri (zikr-i hafî) benimsemiştir.
Sohbetlerinden
“Lâ ilâhe illallah kelimesini söylemenin hakikati, Allah'tan başka ne varsa hepsini yok bilmektir.” “Bizim yolumuz, sünnete uymak ve Ashâb-ı Kirâm'a tâbi olmaktır; bu sebeple bizim yolumuzda az zamanda çok kazanç elde edilir, fakat sabır ve tahammül ister. Kısaca bu yola Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat yolu denir.”
Kalp huzuru nasıl elde edilir sorusuna: “Huzurlu bir hâlde helal lokma yiyeceksiniz, huzur ile abdest alacaksınız ve namaza başlarken kimin huzurunda durduğunuzu bilerek tekbir alacaksınız. Gaflet içinde hazırlanan bir yiyecekte hayır ve bereket yoktur, çünkü ona nefis ve şeytan karışmıştır.”
“Bir salik, hakikat yolunda kendi nefsini Firavun'un nefsiyle mukayese etmeli ve kendi nefsini ondan yüz bin defa daha aşağı görmelidir; eğer böyle olmazsa hakikat yolunun ehli olamaz.” “Allah'a zikreden, O'ndan bir karşılık beklememelidir; beklediği şey olursa zikrin bir manası kalmaz.”
“Nefsini zelil kılan kimseyi Allah aziz kılar ve derecesini yükseltir; nefsini bir şey zanneden kimseyi Allah zelil kılar.” “Kalbe hayat veren dört şey vardır: İlim, takva, taat ve Allah'ı zikretmek; kalbi harap eden dört şey de: Cehalet, günah, aldanmak ve gafletin uzaması.”
“Allah'a muhabbetin alameti, Rasûlü Muhammed'e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tâbi olmaktır.” “Kim Rasûlüllah'a tâbi olmadan Allah'a kavuşmak isterse muhakkak sapıtır, hâlbuki kendini doğru yolda zanneder.” “Tevekkül, fakirlik ve zenginliği eşit bilmek ve kaderde olana razı olmaktır.”
Menkıbelerinden
Bir sohbette biri “Bu zamanda eski velîler gibi tasarruf ehli var mıdır?” diye sorunca: “Bu zamanda öyle zâtlar vardır ki şu ırmağa 'yukarı ak' dese ırmak tersine akmaya başlar” buyurdu. Bu söz ağzından çıkar çıkmaz önlerindeki ırmak gerçekten tersine akmaya başladı; “Ey su, ben sana yukarı ak demedim” buyurunca ırmak eski yönüne döndü. Bunu gören birçok kişi ona tam bir teslimiyetle bağlandı.
Nesef'te büyük bir kuraklık olup halk günlerce yağmur beklediğinde, kendisine haber gönderilince “Üzülmesinler, Allah onlara yağmur gönderecek” buyurdu; kısa süre sonra bir gün bir gece süren yağmur yağıp kuraklık bollukla yer değiştirdi.
Namazdan ve niyazdan uzak, tam bir gençlik gafleti içindeki çiftçi Emîr Hüseyin, rüyasında Şah-ı Nakşibend'i elinde bir ayna ile görüp kendini o aynada gördü; uyanınca hâli tamamen değişmişti. Ertesi gün evine gelen Şah-ı Nakşibend “Aynayı sana kim verdi?” diye sordu, “Siz verdiniz efendim” cevabı üzerine ona namazı ve Kur'an'ı öğretip yetiştirdi.
Ziyarete gelmekte kusur ettiğini söyleyip af dileyen Şeyh Şâdî'ye “Bedava özür kabul edilmez” diye şakayla karşılık verdi; adam bir öküz teklif edince “Onu istemeyiz, köyünde duvar arasında sakladığın kırk altını getirirsen kabul edilir” dedi. Şaşkına dönen Şeyh Şâdî altınları getirdiğinde Şah-ı Nakşibend içlerinden yalnız birini ayırıp “Bu haramdır” dedi — meğer adam o altını yıllar önce bir kumarda kazanmıştı.
Bir talebesine akarsuya kendini atmasını söyledi; talebe hiç tereddütsüz suya atlayıp kayboldu, biraz sonra “Çık gel!” denince elbisesi bile ıslanmadan çıktı. Ne gördüğü sorulunca: “Kendimi süslü bir odada buldum, kapı yoktu; sizi gördüm, bana bir kapı gösterdiniz, elinizle açtınız, ben de oradan çıkıp huzurunuza geldim” dedi.
Kendisine hediye edilen balığı yemek için sofraya oturduklarında bir talebe nafile oruçlu olduğu için gelmedi; “Gel bize uy, sana Ramazan orucu sevabı kadar hediye edeyim” demesine rağmen ısrar edince “Bu adam Allah'tan uzaktır, onu terk edin” buyurdu — o zâhid kişi sonradan gerçekten zahidliğini kaybedip dünyaya düşmüştür.
Talebesinin getirdiği elmaları dağıtırken “Bir saate kadar kimse kendi elmasını yemesin, çünkü bu elmalar şimdi tesbih ediyor” dedi; bu söz ağzından çıkar çıkmaz orada bulunanlar elmaların tesbih seslerini duymaya başladılar.
En başta gelen talebesi Alâeddin-i Attâr anlatır: Şah-ı Nakşibend o kadar fakirdi ki evlerinde kış günü namaz için serecek bir şey olmadığından eski bir kilim serip üzerinde namaz kılarlardı; geçimlerine bir çekirdek bile haram karışmamasına son derece dikkat ederlerdi.