Mevlânâ Hâlidü'l-Bağdâdî el-Osmânî (Kuddise Sırruhu)

Mevlânâ Hâlidü'l-Bağdâdî el-Osmânî (Kuddise Sırruhu)

Altın Silsile kitabından, Silsile-i Aliyye büyüklerinin hayatı.

Hayatı

Silsile-i Zeheb'in meşhur âlimi, asrının müceddidi; Hazreti Osman soyundan gelir, annesi tarafından Hazreti Ali'ye dayanır. 1778'de Bağdat'ta doğup 1826'da Şam'da vefat etti; naaşından yayılan güzel koku herkesi hayrete düşürdü, Şam'ın Sâlihiye semtinde Kâsiyûn Dağı'na defnedildi. Küçük yaştan itibaren tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf, astronomi, geometri gibi pek çok ilimde üstün bir dereceye ulaştı.

1805'te hacca gitti; Medine'de kendisine rehberlik edecek bir veli ararken Mekke'de Kâbe'ye sırtını dönmüş cahil kılıklı bir zatı görüp içinden ayıpladı — o zat “Mümine hürmet Kâbe'ye hürmetten önce gelir, seni ona döndüm; Medine'deki nasihati unuttun mu?” dedi. Hâlid ondan af dileyip talebeliğe kabul edilmek istediyse de zat “Sen burada olgunlaşamazsın, işin Hindistan'da tamam olur” dedi ve gitti.

Memleketi Süleymaniye'ye dönüp ders verirken Delhi'den gelen bir haberci onu Abdullah-ı Dehlevî'ye davet etti; 1809'da Hindistan'a yola çıktı, yolda Tahran'da meşhur bir Şii âlimini “Bakara sûresindeki 'esirleri salıverdiğin için Allah seni affetti' âyetinin Hazreti Ebû Bekir hakkında olduğunu söylüyorsunuz, öyleyse Allah onu affettiğini söylerken siz niçin affetmiyorsunuz?” diye ilzam edip mahcup etti.

Delhi'de Abdullah-ı Dehlevî'ye talebe olunca, kendisine önce dergâhı süpürme görevi verildi; bu kadar âlim olmasına rağmen itiraz etmeden süpürgeyi eline aldı, nefsine zorlandığı bir gün “Bu vazifeden kaçarsan seni sakalınla süpürtürüm” diye hitap etti. Su taşırken hocası, omuzlarından Arş'a yükselen muazzam bir nur görüp onu bu vazifeden alarak sürekli yanında tuttu; beş ay içinde yüksek derecelere kavuşup Müceddidiyye, Kâdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye ve Çeştiyye icazetlerini aldı.

Hocası onu memleketine gönderirken “Ne istersen vereyim” deyince “Din için dünyalık isterim” dedi; yolda uğradığı iki senedir konuşmayan bir velinin “Senin irşad yerin Bağdat'tır” sözünü aldı. Süleymaniye ve Bağdat'ta büyük bir irşad hareketi başlattı; Bağdat Valisi Saîd Paşa'nın huzuruna heybetle nasihat etti, paşa titreyerek ağladı. Hindistan'a giderken bıraktığı Delhi hasretini hep taşıdı; sonunda hocası Abdullah-ı Dehlevî'den kendisine bir selam ulaştı ve yeniden bir araya geldiler.

Sohbetlerinden

“Muhammed'in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sünnetine uyunuz, üzerinde bulunduğumuz doğru yol üzere olunuz. Bizim vefatımızdan büyük musibet size ulaşmaz, bağırıp ağlayarak ruhuma zahmet vermeyiniz.”

“Kendini iyi sıfatlarla süslenmiş bilip başkasından üstün tutmak uluhiyet davasına kalkışmaktır; şeytan 'Ben Âdem'den iyiyim' dediği için kovuldu. Hiçbir kimseyi, içki içeni bile kendinden aşağı görme — çünkü son nefeste kimin imanla gideceği bilinmez.”

“Sünnet-i seniyyeye yapışın, bidatlerden sakının, dünyalık için makam sahipleriyle görüşmeyi bırakın. Bana en sevgiliniz, dünya ehline alâkası en az olan, kimseye yük olmayan ve fıkıh-hadisle meşgul olanınızdır.”

“Şefaat haktır; mahşerde beş türlü şefaat vardır: Hesabın çabuklaşması, sualin kolaylaşması, günahkârların Cehennem azabından korunması, Cehennemden çıkarılmaları ve Cennettekilerin derecelerinin yükselmesi için.”

“Herkes elinden geldiği kadar Rabbine dönsün; dünya para ve elbise değildir. Kul neye canla başla çalışırsa, onun mabudu odur.”

Menkıbelerinden

Hocasına kavuştuğu günü bir mektubunda şöyle anlatır: “1810 senesinde Delhi'ye ulaştım, aynı gün hocamın elini öpme saadetine kavuştum... Nûh Aleyhisselâm'ın ömrü kadar, Eyyûb Aleyhisselâm'ın sabrıyla o kapının süpürgesi olsam haklarını ödeyemem.”

Süleymaniye mutasarrıfı Abdurrahman Paşa kendisine medreseye müderrislik teklif ettiğinde “Bu göreve kendimi layık görmüyorum” diyerek kabul etmedi; dünyaya ve makama hiç iltifat etmez, üzerinde daima cezbe hâli bulunur, çokça ağlardı.

Medine'de kâmil bir mürşit ararken bir Cuma günü Kâbe'ye sırtını dönmüş bir kişiyi görüp içinden ayıplayınca, adam “Mümine hürmet Kâbe'ye hürmetten önemlidir, Medine'deki nasihati unuttun mu?” dedi; elini öpüp irşad talep ettiğinde “Sizin irşadınız bu bölgede değil” deyip Hindistan'ı işaret etti ve “Sabredin, sizi irşad edecek kişi bizzat size gelecek” dedi — nitekim kısa süre sonra Abdullah-ı Dehlevî'den kendisine haber ulaştı.