Mevlânâ Muhammed Zâhid el-Buhârî (Kuddise Sırruhu)

Mevlânâ Muhammed Zâhid el-Buhârî (Kuddise Sırruhu)

Altın Silsile kitabından, Silsile-i Aliyye büyüklerinin hayatı.

Hayatı

Silsile-i Zeheb'in meşhur âlimi ve mürşid-i kâmili; doğum tarihi bilinmemekle birlikte 1529'da Bedahşan'da vefat etmiştir. Ya'kûb-i Çerhî'nin kızının oğludur. İlim öğrendikten sonra tasavvufa yönelip nefsini ıslah için yıllarca gayret etti, 1478/1480'de Ubeydullah-ı Ahrâr'a talebe oldu ve on iki sene sohbetinde bulundu.

Ubeydullah-ı Ahrâr vefatına yakın topluluğuna “Her ferdimiz fakirlik veya zenginlikten birini seçer” dedi ve Kâdı Muhammed Zâhid'e sorduğunda o “Benim seçeceğim, sizin münasip göreceğinizdir” dedi; bunun üzerine hocası hazinedarına “Ona dört bin altın verin, o fakirliği seçmiştir, bu parayı dervişlerin ihtiyacı için kullansın” buyurup onu kendi yerine irşad makamına geçirdi.

Sohbetlerinden

Peygamberimizin Hazreti Bilâl-i Habeşî'ye vasiyeti olarak naklettiği üç şey: “Ne yaparsanız Allah için yapın, Allah rızası için olmayan bir şey içi boş çekirdek gibi değersizdir. Hiçbir zaman doğruluktan ayrılmayın, ölüme gitse de Müslüman dosdoğru olur. Birlik ve beraberlik içinde olun, birbirinizi sevin.”

“Birlik ve beraberlikten maksat bedenlerin bir arada olması değil, kalplerin birliğidir.” “Tasavvuf görür gibi inanmaktır.” “Âlim çok kitap okuyan değil, doğruyu eğriden ayırabilendir.”

Menkıbelerinden

Hocasının hizmetindeyken Semerkant'ta bir şeyhin kabrini ziyarete gidip dayanılmaz bir karın ağrısı çekti, hemen geri döndü; Ubeydullah-ı Ahrâr ona hiçbir şey söylemeden “Bilmez misin ki diri kedi, ölü aslandan üstündür” dedi — irşadın ölmüş şeyhlere değil, hayatta olan mürşitlere bağlanarak alınacağını öğretmek için.

Semerkant'tan Herat'a daha fazla ilim öğrenmek için yola çıkarken uğradığı bir köyde Ubeydullah-ı Ahrâr ile karşılaştı; Ahrâr sohbet sırasında onun kalbinden geçenleri bir bir sayıp Herat'a gitme sebebini söyleyince kalbi ona bağlandı. “Maksadın ilim mi, tasavvuf mu?” diye sorulunca dehşete kapılıp sustu, yol arkadaşı asıl maksadının tasavvuf olduğunu söyleyince Ahrâr tebessüm etti. Elini tutar tutmaz büyük bir değişiklik hissedip bayıldı; ayılınca kendisine bir mektup verildi: “Bu saadet Allah'ın muhabbetiyle ve Rasûlüne tâbi olmakla ele geçer; din ilimlerine varis olan âlimlerin sohbetinde bulun, kötü din adamlarından ve sapık tarikatçılardan uzak dur.”

Herat'a giderken yolda tuttuğu göz ağrısı ve humma hastalığından yola devam edemeyeceğini anlayıp geri Ubeydullah-ı Ahrâr'ın huzuruna döndü. Taşkent'te bindiği hayvan ve kitapları kaybolunca “Ziyaretine gitmediğim için hocam bana kırıldı” diye düşündü; tam o anda hayvan ve eşyaları kalabalık bir sokak ortasında kimse dokunmamış hâlde bulundu. Semerkant'a varıp huzuruna çıktığında Ubeydullah-ı Ahrâr tebessüm edip “Hoş geldin” buyurdu.