Altın Silsile kitabından, Silsile-i Aliyye büyüklerinin hayatı.
Hayatı
Silsile-i Zeheb'in meşhur âlimi ve mürşid-i kâmili; 1048'de Hemedan'da doğdu, 1141'de Merv'e giderken yolda vefat etti. İsmi Yûsuf bin Ya'kûb, künyesi Ebû Ya'kûb'dur. On sekiz yaşında Bağdat'a gelip fıkhı Ebû İshâk-i Şirâzî'den öğrendi, Hanefî mezhebinde fıkıh ve münazara âlimi oldu; İsfahan ve Semerkant'ta hadis tahsil etti. Tasavvufu Ebû Ali Fârmedî'den öğrenip onun sohbetinde kemâle erdi. Yaya olarak otuz yedi hac yaptı, Kur'an'ı sayısız hatmetti; tefsir, hadis, kelâm ve fıkıhtan yedi yüz cüz ezberindeydi.
Orta boylu, buğday benizli, kumral sakallı ve zayıf bir zâttı; zühd ve takvâda İmam-ı Âzam'a benzerdi. Eline geçeni muhtaçlara verir, kimseden bir şey istemezdi. Yolda yürürken bile Kur'an okurdu; camiye giderken bir hatim, dönerken de sûreler okurdu. Odasında hasır, keçe, bir ibrik, iki yastık ve bir tencereden başka eşyası yoktu. Altmış yıldan fazla insanlara doğru yolu gösterdi; Abdullah-i Berkî, Hasenî Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdülhâlık-ı Gucdüvânî gibi büyük velileri yetiştirdi. Vefatından önce bütün dostlarına, kendisinden sonra talebesi Abdülhâlık-ı Gucdüvânî'ye tâbi olmalarını vasiyet etti.
Sohbetlerinden
Talebesi Abdülhâlık'a: “Ey Abdülhâlık, iki kapıyı aç, iki kapıyı kapat: Şeyhlik kapısını kapat, hizmet kapısını aç; halvet kapısını kapat, sohbet kapısını aç” buyurdu.
“Söz gümüşse sükût altındır; söz söyleyince pişman olursun, ama susmaktan pişman olmazsın.” “İnsanların kendini nefsinden en iyi koruyanı, diline sahip olandır.”
“İlim Çin'de bile olsa gidip alın; bir Müslümana amelinin sahih olması için her ilimden gerektiği kadarını öğrenmesi farzdır.” “Fıkıh bilmeden ibadet eden, değirmen taşını döndüren merkep gibidir” — Peygamberimizin bu sözünü açıklarken, ilimsiz ibadetin kişiye hiçbir fayda vermeden aynı yerde döndürdüğünü anlatırdı.
“Doğru yol, Rasûlüllah'ın yoludur; çünkü Efendimiz 'Ey Ebû Hureyre, insanlara benim yolumu öğret ve sen de amel et ki kıyamet gününde ışık verecek bir nura kavuşasın' buyurmuştur” diye talebesi Abdülhâlık-ı Gucdüvânî'ye nakletmiştir.
Menkıbelerinden
Oğlu Bizanslılara esir düşen ağlayan bir kadına dua etti: “Yâ Rabbi, bu kadının oğlunu esirlikten kurtar!” Kadın evine dönünce oğlunu evde buldu; oğlu “Az önce İstanbul'da ayakları bağlı hâldeyken biri gelip beni kapıp bir anda buraya getirdi” dedi.
Kendisini kötüleyen bir kimse için “Yakında cezasını görür” buyurdu, birkaç gün içinde o kişi eşkıya tarafından öldürüldü. Vaaz verirken kendisine “Sus, yanlış söylüyorsun” diyen iki kişiye “Asıl siz susun, size diri denmez” buyurunca ikisi de orada öldü.
Genç yaşta Bağdat'a ilim tahsiline gelen üç kişi (Ebû Sa'id Abdullah, İbn-üs-Sakkâ ve henüz çok genç olan Abdülkâdir-i Geylânî) onu ziyarete gitti; İbn-üs-Sakkâ cevaplayamayacağı bir soru sormaya, Ebû Sa'id de onu sınamaya niyetliydi, Abdülkâdir-i Geylânî ise “Ben nasıl soru sorarım, sadece huzurunda bulunayım” dedi. Yûsuf-i Hemedânî onları görür görmez: İbn-üs-Sakkâ'ya “Sormak istediğin sorunun cevabı şudur, ama senden küfür kokusu geliyor” dedi; Ebû Sa'id'e sorusunun cevabını verip “Edebe riayet etmediğin için ömrün hüzünle geçecek” dedi; Abdülkâdir-i Geylânî'ye ise yaklaşıp: “Bu edebinin güzelliğiyle Allah'ı ve Rasûlünü razı ettin; seni Bağdat'ta bir kürsüde 'Benim ayağım bütün evliyânın boynu üzerindedir' derken ve devrinin bütün velilerinin sana boyun eğdiğini görür gibiyim” buyurdu ve gözden kayboldu.
Yıllar sonra bu sözler gerçek çıktı: Abdülkâdir-i Geylânî devrin en büyük velisi oldu ve gerçekten “Benim ayağım bütün evliyânın boynu üzerinedir” dedi. İbn-üs-Sakkâ ise büyük bir âlim olup Dicle kıyısında Allah'ın varlığını üç yüz delille ispatlarken, sonradan İstanbul'a gidip kötü arkadaşlara aldanarak Hristiyan oldu — hatta aynı yerde bu kez üç ilah bulunduğunu ispatlamaya kalkıştı; ihlassızlığı ve kibri yüzünden helâk oldu, ölürken yüzünü kıbleden çevirdi.
Kendisine “İslâm âlimleri azalıp yok olduğunda ne yapmalı?” diye sorulduğunda: “O zaman her gün o büyüklerin yazdığı kitaplardan bir miktar okuyunuz” buyurmuştur.