Osmanlıların Çok tartışılan Bir Dönemi: LÂLE DEVRİ ÜZERİNE BAZI NOTLAR

Osmanlıların Çok tartışılan Bir Dönemi: LÂLE DEVRİ ÜZERİNE BAZI NOTLAR

Ahmet BOZDOĞANLI

Almanak 2007-2008, Aralık 2008 sayısından.

1718 yılında Sadrazam Nevşehirli Dâmâd İbrahim Paşa’nın sadârete geçmesiyle, Osmanlılar ile Avusturya arasında uzun zamandan beri devam eden savaşı sona erdiren Pasarofça Anlaşması imzalanmıştı. (21 Temmuz 1718). Osmanlı Devleti, bu anlaşma ile kısa bir zaman da olsa sulh devresine girmişti. Lâle Devri (1718–1730) olarak adlandırılan bu devir, yapılan birçok yanlış değerlendirmelere rağmen; gerçekleştirilen ilmî ve içtimaî faaliyetler itibariyle, Osmanlı tarihinin en mühim devirlerinden biri idi.

1703–1730 yılları arası Osmanlı tahtında bulunan devrin Sultanı Üçüncü Ahmed; yıllardır devam eden savaşlar sebebi ile yıpranan orduyu kuvvetlendirmekle işe başlamak istemişti. Bunun için de uzun bir sulh dönemine ihtiyacı vardı. İlk önce, uzun se-

neler Osmanlı Devleti’nde kalıp İstanbul’da vefat eden Humbaracı Ahmed Paşa aracılığı ile, Humbaracı Ocağı’nı ıslah ettirmişti. Mevcut sınırların müstahkem hâle getirilmesi için yeni müdafaa ve taarruz teknikleri geliştirilmişti. Askerî sınıflar tekrar tanzim edilerek, lüzumsuz masraflar kaldırılmıştı. Bunun dışında memlekette iç huzuru sağlamak, imar faaliyetlerine hız vermek ve devleti maddî manevî bakımdan en yüksek seviyeye çıkarmak da, Sultan’ın en önemli hedefleri arasında idi. Bu sebeple, dünyada olup bitenleri, husûsiyle ilmî ve teknik gelişmeleri yakından takip etmek için ecnebî devletlere elçiler gönderilmişti. Bu elçilerin en meşhuru, Yirmi sekiz Çelebi Mehmed Efendi idi.

Bu dönemde imar faaliyeti bakımından Osmanlı altın yıllarını yaşamıştı. İstanbul başta olmak üzere bütün memleket sathında köşk, saray, çeşme, sebil, imâret, medrese, kütüphane ve câmiler dâhil pek çok hayır ve sanat eseri yapılmıştı. Sultan Ahmed Han İstanbul’un su ihtiyacını temin için bir de bend yaptırıp, buna “Deryâ-yı Sîm” adını vermişti. Ayrıca inşa ve tamir edilen sanat eserlerinin tezyini için İstanbul’a bir çini fabrikası kurulmuştu. Bugünkü Nevşehir tamamen bu devrin eseri idi. İlmî faaliyetlerde de hummalı bir çaba söz konusu idi.

Lale Devri teknik gelişmeler açısından da çok önemli bir dönemdi. XVI. asırdan beri İstanbul’da ve diğer Osmanlı şehirlerinde Arapça, Ermenice, İbranîce, Rumca kitap basan matbaaların ardından, ilk kez Şeyhülislâm Abdullah Efendi’nin fetvası ile Osmanlıca kitap basımı da gerçekleştirilmişti. Kitap basımında çok hassas davranılmış, husûsiyle İstanbul’da bulunan binlerce hattatın durumları da dikkate alınarak, ilk zamanlar dinî kitap basılmamıştı. Matbaada basılacak bütün kitapların kontrolü için âlimler vazifelendirilmişti. Hattatlıkla uğraşan kalem ehlinin bir kısmı, matbaada tab işlerinde musahhihlik yaparak zamanla denge sağlanmış ve bundan sonra dinî kitapların basımına geçilebilmişti. Matbaanın ve hattatların ihtiyacını karşılamak için kâğıt fabrikası da kurulmuştu. Lâle Devri, Osmanlının muhasebe devri idi. Sultan Ahmed Han, o zaman, idaresi altında bulunan memleketlerde bir muvâzene devri yaşatmayı uygun görmüş ve Lâle Devri ile de bunu sağlamıştı. Ancak her devirde olduğu gibi, bu devirde de bazı insanlar ölçüyü kaçırarak aşırıya gitmişlerdi. Sırf az sayıdaki bu tür hareketlerden dolayı, bütün bir devri “sefahat âlemi” ithamıyla karalamak hiç de doğru değildi.

Lâle Devrinde Yapılan İlmî Faaliyetler

Hicrî üçüncü asır ile beşinci asır arasında İslâm ilminin gösterdiği inkişâfı, Osmanlılar sistemli olarak Lâle Devri’nde yeniden ele almışlar ve geliştirmişlerdi. İslâm dünyasında eski dillerden Arapçaya sistemli bir tercüme faaliyetinin yapıldığı bu asırlardan sonra, daha çok eser telif edilme yoluna gidilmiş, fakat tercüme faaliyeti neredeyse tamamen durmuştu. Bilhassa Osmanlılar zamanında, bazı hükümdarların arzusu üzerine birtakım eserlerin Arapça veya Türkçeye tercüme edilmesi zaman zaman mevzubahis olmuş ise de; bunun sistemli bir hareket dâhilinde yapılmadığı bilinmekte idi. Bununla beraber Osmanlılar da; her zaman Arapçadan Türkçe ve Farsçaya, Farsçadan Türkçe ve Arapçaya, Türkçeden Farsça ve Arapçaya, çeşitli ilim sahalarına ait çok

sayıda yeni telif ve tercümeler yapılmıştı. Ancak bu tercümeler ortak bir hayat tarzının, İslâm dünyasının kendi içinde mevcut olan farklı dillere aktarılması idi. Ayrıca Osmanlı devrinde Yunanca, Latince ve diğer Batı dillerinden de birçok eser tercüme edilmişti. Osmanlı tarihinde daha ilk devirlerden itibaren sultanların ve devlet adamlarının ulemâ ve şuarâyı himâye edip, onları eser yazmaya teşvik ettikleri ve hatta eserlerine karşılık çok büyük miktarlarda ihsanlarda bulundukları bilinmektedir. Lâle Devri’nin öncekilerden farkı, İbrahim Paşa’nın tercüme çalışmaları için ulemâyı bir araya toplayarak heyetler kurması ve sistemli bir faaliyet gerçekleştirmesidir. Lâle Devri çok mühim tercüme faaliyetlerine sahne olmanın yanında, ileride ilmî tekâmül olarak adlandırılacak bir hareketin ilk adımlarının atıldığı ve bütün dünya ile yavaş yavaş, fakat ciddî içtimaî temasların başladığı bir devir olması itibarîyle de dikkat çekmektedir.

Nevşehirli Dâmâd İbrahim Paşa, Sultan Üçüncü Ahmed Han (1703–1730) devrinin ortalarında (1718) sadâret mevkiine gelmiş ve Patrona Halil’in 1730’daki isyanına kadar devlet idaresini elinde tutmuştu. İbrahim Paşa’nın ilme ve edebiyata ehemmiyet vermesi, devrin âlim, şâir ve sanatkârlarını görüp gözetmesi ile zamanının edebiyatına bir altın devir yaşatması, İstanbul’u güzelleştirmesi, kayda değer ciddî faaliyetleri olarak sayılmaktadır. Bazı araştırmacıların daha çok eğlence hayatı üzerinde durmasına mukâbil, devrin ilmî faaliyetleri hakkında yapılan çalışmalar yok denecek kadar azdır. Halbuki Sultan Üçüncü Ahmed ve İbrahim Paşa’nın isteğiyle gerçekleştirilmiş tercüme ve telif eserler pek çoktur. Bu devirde diğer devlet ricâlinin de desteğiyle, birçok telif eserler yanında tercümeler de yapılmıştı.

İbrahim Paşa’nın her türlü ilme değer verdiği ve çok kitap okuduğu bilinmektedir. Husûsîyle tarihe dair kitapları okumakta veya huzurunda okutturmaktadır. Onun tarihe çok fazla değer vermesi, iyi bir devlet adamı olmasından ileri gelmektedir.

Lâle Devri’nde, daha önceki dönemlerden farklı olarak sistemli bir tercüme ve telif faaliyeti yapılmıştır. Bu faaliyetlerde İbrahim Paşa’nın ulemâyı fennî ilimlere teşvik etmesinin mühim bir rolü bulunmaktadır. İbrahim Paşa’nın ilmî faaliyetlere olan düşkünlüğü, ulemâ ve şuarâya verdiği ehemmiyetin derecesini, bu devirde yazılan eserlerin çoğunda görmek mümkündür. Meselâ Müneccimbaşı Mustafa Zeki Efendi, bir vesile ile hazine odasında Damad İbrahim Paşa’ya ilm-i nücûm ile ilgili bir meseleye dair bilgi verince, İbrahim Paşa kendisine o kadar çok ihsanda bulunmuştur ki; iki üç saray hizmetlisi bu hediyeleri ancak taşıyabilmişti.

Lâle Devri’nde yapılan ilmî faaliyetler arasında tercüme faaliyetlerinin çokluğu; daha önceki ve sonraki devirlere nisbetle dikkat çekici bir hale gelmişti. Bu kesif tercüme faaliyetinin yanında, bu dönemde öteden beri süregelen telif faaliyeti de artarak devam etmişti. İbrahim Paşa’nın on üç seneye yakın süren sadâreti esnasında, değişik lisanlardan ve farklı mevzulardan on kadar eser tercüme edilmişti. Paşa bir taraftan başka dillerde yazılmış kıymetli eserleri Türkçeye kazandırırken, öte taraftan da devrin mühim hâdiselerini kaleme almaları için yakınındaki âlim ve şâirleri teşvik etmekte idi. Ayrıca daha önceden başlan-

mış ve yarım kalmış olan çalışmaların tamamlanmasını da temin etmeye gayret ediyordu. İbrahim Paşa’nın sadrazamlığı devrinden önce, devletin bütün kademelerinde sık sık değişiklik olmasına karşılık; 1718 tarihinden sonra sadâret, meşîhat, kaptan-ı deryâlık, yeniçeri ağalığı, nişancılık, sadâret kethüdalığı, defterdarlık gibi belli başlı memuriyetler yanında, birçok tâli memuriyetlerde de çok az nasb ve tayin yapılmıştı.

Bazı menfî propagandalara kapılanlar, Lâle Devri’ndeki huzur ve âhengi bozdu. Patrona Halil adında devşirme bir tellak yeniçeri, Sultan Üçüncü Ahmed Han sefer hazırlıkları içinde iken ve tatil günü, devlet adamlarının yazlıklarda bulundukları esnada isyanı başlatmıştı. 28 Eylül 1730 tarihînde meydana gelen Patrona Halil İsyanı’yla Dâmad Nevşehirli İbrahim Paşa ve yakınları, âsilerin arzusuyla vazifeden alınıp, öldürülmüşlerdi. Âsiler, seksen sekizinci İslâm halifesi ve yirmi üçüncü Osmanlı Sultanı Üçüncü Ahmed Han’ın da hal’ini istemişlerdi. İstanbul’da yapılan yalılar yağma edilip yıkılarak tahrib edilmişti. Birçok güzîde sanat eseri, âsi ve yağmacıların tahribine uğramıştı. Sanatkârlar, şâirler, edipler ilim ve devlet adamları öldürülmüştü. Dâmad İbrahim Paşa’nın öldürülmesi ve Sultan Üçüncü Ahmed Han’ın tahttan indirilmesi ile Osmanlı tarihînde Lâle Devri (1718–1730) sona ermişti.

Derkenar: Bir Devre Damgasını Vuran Çiçek: Lâle

Osmanlılar, Lâle çiçeğini Orta Asya’dan getirmiş ve yaşadıkları topraklara yaymışlardı. Lâle, tefekkürün nişânesi olarak kabul edilmişti. Tarihîmizde lâle sevgisi, sadece Lâle Devri’ne de mahsus değildi. Lâle kelimesindeki harflerin hesabı ile “Allah” lafzındaki harflerin hesabı (ebced hesabına göre) aynı olduğu gibi, bu harflere İslâm literatüründe “Cevâhiru’l-Hurûf” denirdi. Şairlerin beyitlerinde:

“Mazhar-ı İsm-i Celâl olmasa idi Lâle

Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ Lâle”

(Eğer Hazret-i Allah (celle celalühü)nün ism-i şeriflerine mazhar olmasa idi, lâle bu kadar büyük bir rütbeye erişemezdi) denilmişti. Osmanlı tarihînde ilk kültür lâlesini, büyük âlim ve Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi yetiştirmiş ve ismini de “Nûr-u Adn” yani, “Cennetin Nûru” koymuştu. Devlet adamları, ahâli ve çiçekçi esnafı, iki yüzden fazla lâle çeşidi yetiştirmiş ve bu bitkiye karşı alâka artmıştı. “Mahbud”, devrin en meşhur ve pahalı lâle çeşidi olmuştu.