Yakup YAZICI
Almanak 2007-2008, Nisan 2008 sayısından.
Doğruluğa sarılınız. Zîrâ doğruluk “Birr”e götürür. “Birr” ise Cennete götürür. İnsan doğruluğa ve doğruluğu araştırmaya devam eder. Tâ ki Allah (Celle Celâlûhü) katında “Sıddîk” olarak yazılır.
Yalandan sakınınız. Zîrâ yalan günahkarlığa götürür. Günahkârlık ise Cehenneme götürür. İnsan yalana ve yalanı aramaya devam eder. Tâ ki Allah (Celle Celâlûhü) katında “Kezzâb” (yalancı) olarak yazılır.” (Hadîs-i Şerîf)
Sıdk; doğru olmak, kişinin her şeyiyle hakîkate muvâfık olması demektir.
Tüm peygamberlerde, peygamberlikten önce ve sonra bulunması gereken birinci vasıf sıdk, yani doğruluktur. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat itikâdına göre peygamberlerde bulunması gereken beş sıfat vardır.
1- Sıdk : Doğruluk
2- Emânet: Güvenilir olmak
3- Tebliğ: Allah (Celle Celâlûhü)’dan aldığı emirleri mutlaka tebliğ etmek
4- Fetânet: Üstün zekâ
5- İsmet: Günahlardan korunmuş olmak
Sevgili Peygamberimize nübüvvet gelmeden önce, Araplar arasında en bilinen vasfı doğru, dürüst ve güvenilir olmasıydı. Bu nedenle kendisine “Muhammedü’l-Emîn” denilmişti. Söylediği zaman mutlaka doğru söyler, söz verdiği zaman mutlaka yerine getirirdi.
Ashâb-ı Kiramd’an Abdullah b. Ebî Hamsâ (Radıyallâhü Anh) anlatıyor:
Resûl-ü Ekrem Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem) peygamber olarak gönderilmeden önce onunla bir alışveriş yapmıştım. Ona biraz daha borcum kalmıştı. O’na, kalan borcumu bulunduğu yere getireceğime söz verdim. Fakat verdiğim sözü unuttum. Üç gün sonra verdiğim söz hatırıma geldi ve hemen söz verdiğim yere gittim. Bir de ne göreyim! İki cihan serveri orada beni bekliyor. Beni görünce şöyle buyurdu:
- Ey delikanlı! Bana zahmet verdin. Üç gündür burada seni bekliyorum.
Meğer sevgili Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem) her gün sabahtan gelir, söz verdiği o mevkide Abdullah b. Ebî Hamsâ (Radiyallâhü Anh)’nın gelmesini akşama kadar beklermiş.
Doğruluk İslâm’ın özünün özü, müslümanın da en başlıca özelliğidir. Hâlis müslümanı, münafıktan ayıran yegâne özellik de doğruluktur. Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Münafığı müminden ayıran alâmet-i fârika, (nişan) üçtür:
1- Söylediği zaman yalan söyler. (Getirdiği haber doğru değildir)
2- Va’d ettiği zaman sözünde durmaz. (Verdiği sözde doğru değildir)
3- Kendisine bir şey emanet edildiğinde ihanet eder. (Emânet olarak teslim edilen şeylere karşı dürüst ve doğru değildir)
Görülüyor ki münafık, özü başka, sözü başka olan kişidir. Mümin ise özü ve sözü aynı olan sadâkat timsâli bir şahsiyettir. Mümin ile münafık arasındaki tek fark sadâkattır.
Doğruluk üç ana başlıkta ele alınabilir.
1- Özde ve itikatta doğruluk.
2- Sözde ve dilde doğruluk.
3- Kulluk ve itaatte doğruluk.
Bu üç ana başlığın kapıları açıldığında, arkasından yüzlerce İslâmî hakikat nurları gözler önüne serilir ki, hepsinin de mi’yarı (ölçü ve ölçeği) doğruluktur. Doğruluk, İslâm’ın emir ve yasaklarının her birinde aranan, bulunduğu ibâdetin sevabını kat kat arttıran bir erdemdir. İtikatta, ahlakta, ibâdette, bâhusus namazda, oruçta, zekatta, her tâatte, sıdk ve sadâkat göstermek, kişinin “müttakîler” listesine girmesine vesîledir.
Doğru ve dosdoğru olmak o kadar önemlidir ki, Sevgili Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem)in mübârek saçlarına ak düşmesine sebep olmuştur. Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem) beyazlayan saç telleri için: “Beni Hûd Sûresi kocattı, ihtiyarlattı” buyurarak, Hûd Sûresindeki “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” fermânına işâret etmişlerdir.
Sıdk ve doğruluk sahibini o kadar yüceltir ve mübeccel kılar ki, ahirette ona, akla ve hayale gelmeyen makam ve mertebeler kazandırır. Bir hadis-i şeriflerinde Sevgili Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem) şöyle buyurmuşlardır:
“Doğru ve güvenilir tüccar, kıyâmet gününde peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraber haşrolacaktır.”
Bu hadîs-i şerîfi iyi düşündüğümüz zaman aklımıza bir soru gelmektedir. Bir yanda, Allah (Celle Celâlühû)’dan aldıkları ilâhî vahyi insanlara tebliğ eden, mânevî makâm ve tecellîlere mazhar olmuş, kudsî sırlarla mülhem olan “nebîler”, onları şanlı mücadelelerinde her hâlükârda doğrulayan “sıddıklar” ve “İ’lâyı Kelimetullâh” (Allah’ın adını ve dinini yüceltmek) yolunda canını seve seve fedâ eden “şehitler”. Diğer yanda ise ömrünü, zem edilmiş dünya malını alıp satmakla geçiren tüccârlar. Biri kendini tamamen bâki ve sonsuz olan âhiret hayatına adamış, ömrünü bu yolda tüketmiş olan risâlet, şehâdet ve sadâkat erbâbı. Diğeri ise hayatını fânî ve geçici dünya malını kazanmaya harcamış ticâret erbâbı. Bu iki zıt kutup ne hikmetle mahşer günü aynı makamda ünsiyet edip, aynı sofrayı paylaşarak nîmet ve ikramlarla telezzüz edeceklerdir?
Sorumuzun cevap anahtarı, konu başlığımız olan “sıdk”, (doğruluk) kelimesidir. Bu zümrelerin ortak özellikleri sıdk ve sadâkat ehli olmalarıdır. Bir tüccar alıp satarken, söz verip senet imzalarken öylesine sadâkat ve dürüstlük gösterir ki, Mevlâ Teâlâ onun aldığı sattığı her mal ve kuruşta derecesini yüce kılar. Mahşer günü bir de bakmış ki nebîler, şehitler ve sıddıkların makamından hissedar olup onlarla arkadaş olmuş. İşte bu, dürüstlüğün kişiye kazandırdığı bir meziyettir.
Öyleyse her kim doğruluğa sarılır, sadâkatten ayrılmaz ve bu yolda azmederse, varacağı yer “birr” ve “takvâ”, yâni tüm hayırların toplandığı makamdır. Bu makamdan kişinin ulaşacağı zirve ise cennetin yemyeşil vadileridir. Hayatı boyunca doğru-
yu ve doğruluğu araştırıp onunla amel eden bir mümin, Allâh (Celle Celâlühû) katında doğrular listesine yazılarak sıddıklar ve nebîlerle ülfet ve muhabbet edeceği bir makama varacaktır.
Her kim de yalan ve yalancılığı kendine mihmandâr edinirse, varacağı yer günah bataklığı, oradan yuvarlanacağı yer ise Cehennem çukurudur. Kişi daimâ yalana meyleder, yalan dolan işler yapmaya devam ederse Allah (Celle Celâlühû) katında “yalancı” olarak yazılır. Ahirette ise, yalan sözlerin başı olan şirk ve onun ehli ile birlikte haşrolur.
İlâhî Dergâh, Doğrulara Karargâh
Yunus Emre kırk yıl, şeyhi Tapduk Emre’nin dergâhında hizmet etmiştir. Ormandan dergâha odun taşır. Fakat odunlar daima kalem gibi düzgün ve pürüzsüz olarak gelmektedir. Bu hâl şeyhinin dikkatini çeker. Şeyhi Tapduk Emre, Yunus’a sorar:
- Yunus! Bu ormanda hiç eğri odun yok mudur ki, dergâha hep böyle düzgün odunlar getirirsin? Yunus cevap verir:
- Efendim! Ormanda eğri odunlar var olmasına var da, sizin dergâhınıza odunun dahi eğrisi lâyık değildir, kapıdan içeri eğri odun dahi giremez.
Dergâh-ı İlâhî öyle yüce bir makamdır ki, o makama ancak, özü doğru, sözü doğru, kalbi ve gözü doğru olanlar lâyıktır. Mevlâ Teâlâ Cennetine doğruları yerleştirip onları orada azîz kılacaktır.
Maalesef zaman zaman hayatımızda Müslümanların “masum yalanlar” denen sözlerine şâhit olmaktayız. Yalanın mâsumu olmaz. Her yalan çirkindir. Müslüman gerçeğe aykırı ifadelerden, şaka yollu dahi olsa sakınmalı, dilini bu tür sözlere alıştırmamalıdır. Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem)in huzûr-u saâdetlerinde bir sahâbî, çocuğuna seslenir:
- Evlâdım gel, sana bir şey vereceğim. Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem) sorar:
- Gelseydi ona ne verecektin?
- Hurma verecektim Yâ Resûlallah.
- Eğer hurma vermeyecek olsaydın, “yalancı” olarak yazılacaktın, buyururlar.
Sevgili Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem)in mübârek dudaklarından, şaka yollu dahi olsa hilâf-ı hakîkat bir söz sâdır olmamıştır. O’nun şakaları dahi gerçeğe muvâfıktı. Onun, gerçeğe uygun olmayan sözlerimizden incindiğini, verdiğimiz sözde durmamamızdan dolayı üzüldüğünü unutmamak gerekir. Kutlu doğum programlarıyla andığımız, mevlidini idrâk ettiğimiz böyle bir ayda, O’nun ahlâk-ı hamîdesinden (övülmüş ahlâkı) öncelikli olarak “sadâkat ve doğruluğu” cemiyetin her noktasına yayıp yaşama gayreti içerisinde olmamız gerekir diye düşünüyorum.
Ziyâ Paşa ne güzel ifâde etmiş:
“İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrâh
Doğruların yardımcısıdır Hazreti Allah.”