Yakup YAZICI
Almanak 2007-2008, Haziran 2008 sayısından.
Allâh-u Teâlâ Kur’ân-ı Hakîminde, Müslümanlar arasındaki bağı; “İnananlar ancak kardeştirler” (Hucurât. 10) âyet-i kerîmesiyle ifâde buyurmuştur. Böylece, dünyanın neresinde olursa olsun renkleri, ırkları ve dilleri farklı dahi olsa, kelime-i şehâdet getiren tüm insanların bir anne ve babadan dünyaya gelmiş kimseler gibi olduklarını bildirmiştir. İnanan insanların birbirine yakınlığının, kan bağından öte can ve imân bağı olduğu, bir çok hadîs-i şerifle îzâh edilmiştir.
Sevgili Peygamberimizin (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) (Lâ yu’minu) “îmân etmiş sayılmaz” şeklinde başlayan hadîs-i şeriflerini muhaddis ve şârihler; “îmanda kemâle ermemiştir, kâmil olarak îmân etmemiştir” şeklinde açıklamışlardır. Bunlardan biri de yukarıda zikrettiğimiz hadîs-i şeriftir. Bu hadîste Hz. Fahr-i Kâinât Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) imânın kemâlini; kendine lâyık gördüğü, sevdiği ve arzu ettiği bir şeyi, Müslüman kardeşi için arzu etmeye bağlamıştır. Hatta hadîs-i şerifte bunun bir adım ilerisi olan “îsâr” mertebesine işâret vardır. Îsâr; kişinin, Müslüman kardeşini kendisine tercih etmesi, onun fayda ve menfaatini daha ön planda tutması demektir. Kendine gelecek faydayı mü’min kardeşine yönlendirirken, mü’min kardeşine gelecek felâket ve musîbete kendi nefsini kalkan etmesidir. Kur’an-ı Kerîmde Yüce Rabbimiz, îmânın kemâline ermiş bu kimseleri tavsîf (özelliklerini anlatıp) ve taltîf ederken (överek ödüllendirirken) şöyle buyurmuştur:
“(Onlar) kardeşlerine verilen şeylerden dolayı en küçük bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile, onları (muhacir Müslüman kardeşlerini) kendilerine tercih ederler” (Haşr Sûresi. 9)
Bunun en güzel örnekleri Asr-ı Saâdette yaşanmıştır.
Hz. Ömer (Radiyallâhu anh)’dan rivâyet edilir:
Bir gün Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in huzurunda oturuyorduk. O esnâda bir kişi, elinde bir koyun kellesiyle gelip onu, Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e ikrâm etti. Sevgili Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) de kelleyi alıp orada bulunan ihtiyaç sahibi bir sahabîye takdim etti. O zat kelleyi alıp evine giderken, komşusunun daha ihtiyaç sahibi olduğunu düşünerek kelleyi komşusuna gönderdi. Koyun kellesi o gün, Medîne’de tam yedi kez el değiştirdi ve ilk sahibine geri döndü.
İşte ashâbın birbirine olan düşkünlüğü ve bağlılığı. Peygamber medresesinin mezunları sahabe-i kirâmın hayatlarına baktığımız zaman bu gibi fedakârlık sahnelerini, Müslüman kardeşini ken-
disine tercih etmenin destansı hikâyelerinin en ibretli örneklerini görürüz. Bunlardan biri de Yermük harbidir.
Yermük savaşı hicretin 12. yılının sonuna doğru, Halid b. Velid
(Radiyallâhu anh)’ın komutanlığında, Bizanslılarla yapılan savaştır. Müslümanlar 240 bin kişilik Bizans ordusunu mağlup etmiştir. Savaştan sonra yaralılara yardım için harp meydanını dolaşan
Huzeyfe (Radıyallâhu anh) anlatıyor:
“Yaralılar arasında dolaşırken bir ses işittim. Ağır yaralı bir kişi:
“Su!.. Su!..” diye inliyordu. Bu zât, Ebû Cehil’in kardeşi olup,
îmân etmiş olan Hâris b. Hişâm’dı. Su kırbasını alıp Hişâm’ın
dudaklarına yanaştırdığımda yan taraftan bir inleme duydum.
Bir başka şahıs: “Su!.. Su!..” diyordu. Bu kişi ise İkrime b. Ebû
Cehil (Radiyallâhu anh)’dan başkası değildi. Bu sesi duyan Hâris
(Radiyallâhu anh) dudaklarını sımsıkı yumarak gözleriyle, inlemekte olan İkrime (Radıyallâhu anh)’ı işâret ederek suyu ona götürmemi istedi. Ben de onun başını yavaşça kucağımdan indirip
suyu İkrime (Radiyallâhu anh)’a götürdüm. Başını kucağıma alıp
tam içireceğim sırada bir de ne duyayım! Bir başka yaralı “Su!..
Su!..” diye inliyordu. Bu zât ise, İyâs b. Ebî Rebîa (Radiyallâhu anh)
idi. Bunu işiten İkrime (Radiyallâhu anh) aynı şekilde dudaklarını
âdetâ kilitledi ve gözleriyle İyâs (Radiyallâhu anh)‘ı işaret etti. Ben
de çâresiz suyu alıp İyâs (Radiyallâhu anh)’a götürdüm. Fakat gittiğimde İyâs (Radiyallâhu anh)’ın şehîd olduğunu gördüm. Bâri suyu
İkrime (Radiyallâhu anh)’a vereyim diye düşünerek süratle geriye
döndüm. İkrime (Radiyallâhu anh)’ın yanına vardığımda ise, onun
da şehâdet şerbetini içmiş olduğunu gördüm. Hiç olmazsa Haris (Radiyallâhu anh)’a yetişeyim diyerek onun yanına vardığımda,
onun da aynı şekilde şehâdet mertebesine eriştiğini gördüm.
İşte bu, îmânın kemâle ermesinin mücessem örneğidir.
Denize düşmüş, boğulmakta olan iki kişinin arasına bir can simidi atılsa, hiçbirinin diğerine “Can simidini sen al, ben boğulsam da olur” demesi düşünülemez. Ölmekte olan kişinin böyle
bir tercîhi söz konusu olamaz. Ancak kalp îmân nuruyla aydınlanmış, Allah ve Resûlünün sevgisiyle ısınmış, zikrullah cilasıyla
parlamış olursa, bu gibi ibret sahnelerinin sıradan olaylar haline
gelmesi uzak değildir.
İşte Allah dostlarından Seriyy-i Sakatî (Kuddise sirruhû) bir gün
yanında bulunanlara der ki:
- Otuz senedir bir günahımdan dolayı Allah (Celle Celâluhû)’dan
af dilerim, “Estağfirullah” derim. Yanındakiler merak edip sorarlar:
- Efendim! O günah neydi? Seriyy-i Sakatî hazretleri cevap verir:
- Bir keresinde “Elhamdülillah” demiştim, der. Yanındakilerin
merakı bir kat daha artar ve sorarlar:
- Efendim! “Elhamdülillâh” demek nasıl günah olur ki, otuz senedir tövbe ve istiğfar edersiniz. Cevap verir ve der ki:
- Bir gün bana bir haber geldi. “Bağdat çarşısı yandı” dediler.
Çarşıda benim de dükkanım vardı. Gittim baktım ki tüm dük-
kanlar yanmış ve benim dükkanıma hiçbir şey olmamıştı. Birden dudaklarımdan “Elhamdülillâh” lafzı çıkıverdi. O anda Bağdat çarşısında sönen yangın âdetâ yüreğimi sarıverdi. O gün bu gündür, bu sözümden dolayı Allah (Celle Celâluhû)’dan af dilerim.”
İslâmiyet, insanlarındaki bağları en üst seviyede güçlendiren mükemmel prensipler getirmiştir. Resûlü Ekrem (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Medîne’ye hicretinden sonra, Ensardan 45 kişiyle, Muhacirlerden 45 kişiyi kardeş îlân etmiş; kendisini de Hz. Ali ile kardeş îlân etmiştir. Ensârdan olan bu kimseler sahip olduğu şeyleri, muhacirlerden olan kardeşleriyle paylaşmışlardır.
Müslüman, enâniyet ve bencillik tümörünü, vahyin ışığında, Kur’ân eczânesinden aldığı ilaçlarla yok edip “sencil” ve “bizcil” olmalıdır. Böylelikle îmân basamaklarında günden güne kemâl mertebelerinde yükselmelidir.
Her dâvâ, fikir, düşünce ve inancın fedâîleri vardır. Davâ ve inançlar, bu dâvâ eri fedâîlerin omuzlarında yükselmiş ve yücelmiştir. Tarih, kendi menfaatlerini, milletinin, vatanının ve İslâmiyetin önünde tutup felaketlere sebep olan kimselerin hazin ve ibretli hikâyeleriyle doludur.