Ali Ulvi UZUNLAR
Almanak 2007-2008, Şubat 2008 sayısından.
Yeryüzünde meydana gelen zulüm ve haksızlıklardan, Allah’ı habersiz zannetmeyin. Rabbimiz zalimlere mühlet verir; ama kesinlikle ihmâl etmez, eninde sonunda mutlaka intikamını alır.
İnsanın sakınması gereken, ona zararlı olan şeylerin başında zulüm ve başkasına haksızlık yapmak geliyor ki, bu büyük bir günahtır.
Allâh-ü Teâlâ dilerse affeder, bağışlar; ama bizim zulmettiğimiz, haksızlık yaptığımız, senin, benim gibi muhtaç birisidir. Dolayısıyla babanın evlattan, evladın babadan, kadının kocasından, kocanın hanımından kaçtığı o dehşetli günde, senin zulmettiğin, haksızlık yaptığın insan, elbette senden hakkını ister. Hakkını istediğinde ne vereceksin? “gel sana bir çek keseyim” nerde çek? “gel sana şuradaki arsamı vereyim” hani nerde arsa? vereceğin bir mendilin bile yok, ne vereceksin? “Öyleyse kıldı-
6- (Ahmed ibn-i Hanbel, el-Müsned, 3/164) 7- (İbn-i Ebi’d-Dünya, Kitâbü’l-menâmât, sh:8; Irâkî, el-Muğnî, 4/497)
ğım namazlardan, tuttuğum oruçlardan, verdiğim zekâtlardan, yaptığım hacdan vereyim.” verdin verdin yetmedi, verecek bir şeyin kalmadı ne olacak? Onun günahlarını yükleneceksin. Takaslaşma maalesef böyle olacak. Peygamber efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem: “Gerçek müflis, iflas etmiş, kimdir?” Diye sorduklarında sahabeyi kiram; “Ya Resulalllah malı bitmiş, senedi bitmiş, elinde avucunda hiçbir şey kalmayana müflis deriz”. Efendimiz: “Hayır gerçek müflis o değildir - evet dünyalık olarak bu kişi müflistir ama- gerçek müflis: Dağlar gibi ibadetlerle gelir, ahirette birisi gelir derki; “bu bana kötü söz söyledi” ibadetlerinden verilir. Başka birisi gelir derki; “bu beni dövdü” bir diğeri gelir “bu benim malımı şöyle gasp etti” yine ibadetlerinden verilir. Böylece hak sahipleri kuyruğa dizilir ve adamın ibadetleri böylece biter. Verecek bir şeyi kalmayınca, bu sefer alacaklıların günahları bu kişinin sırtına yüklenir. İşte gerçek müflis budur.” Şöyle bir düşünürsek bu durum hem çok zor, hem de korkunç bir manzaradır. Bizim her zerresine ihtiyacımızın olduğu, her zerresini can kurtaran simidi gibi gördüğümüz ibadet ve iyiliklerimizi, hak sahibi karşımıza geçip, “hadi sökül bakayım ver bakayım” diyecek, nasıl vereceksin? Hadi verdin, peki sende ne kalacak? Düşünün ki arabanızla yolda gidiyorsunuz ve hava yağmurlu. Yanlışlıkla arabanızın tekeri yoldaki su birikintisine girdi, sıçrayan su, kaldırımda yürüyen beyaz elbise giymiş birinin üstüne sıçradı. O esnada aldırış etmeden gitme imkanınız var,
o adama belki de ömrünüzde bir daha rastlamayacaksınız; ama şurasını bilmek gerekir ki, dünyada iken karşınıza çıkmayan bu hak sahibi ahirette, hesap gününde karşınıza çıkacak ve hakkını isteyecektir.
Mevla Teâlâ bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor: “Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz zannetme.” Dünyada zulmeden nice milletler vardır, zulüm bazen arşa dayanır. İşte Mevla buyuruyor ki “ey insanoğlu! Yeryüzünde meydana gelen zulüm ve haksızlıktan, Allah’ı habersiz zannetmeyin.” Peki rabbimizin haberi var da neden zalimin belini kırmıyor, neden bu zulmü engellemiyor? Çünkü rabbimiz onların cezasını, gözlerin kamaşacağı o dehşetli güne bırakıyor. Rabbimiz zalimlere mühlet verir; ama ihmal etmez, eninde sonunda intikamını alır. Kullarından bir takım günahkârları, zalimleri tayin ederek intikam alır, sonra o zalimden de kendisi intikam alır. Yani haksız yere zulmeden kişi, boş yere zulmedemiyor. Bugün Afganistan’da, Irak’da, Çeçenistan’da Filistin’de büyük zulüm vardır; ama bu zulmün altında evvela o milletlerin kendi günahları vardır. Irak’lıların başına gelen felaket ne kötü bir felakettir. Namus emniyeti, can emniyeti, mal emniyeti yok. Şimdi bunu meydana getiren, dünyanın taa ücra köşesinden gelen zalim bir devlet. Affedersiniz azgın bir köpeğin bir sahibi vardır, ipini bağlayınca sana saldıramaz sadece havlar, ipini çözünce saldırır. Peki bu köpeğin ipini kim çözdü? Allah çözdü. Niye çözdü? Elbette sebebi vardır. O
hata yapmaz, bilinmeyeni bilir, perdenin arkasında ne var biz bilmiyoruz; ama Rabbimiz biliyor. Şimdi bunlar orada zulüm ediyorlar mala, namusa, zarar veriyorlar bu zulümdür. Tabi bu zalimlerden de intikamı Allah alacaktır. Ülkemizde günah işleniyor mu, işlenmiyor mu, isyanlar, yanlışlar yapılmıyor mu? Elbette yapılıyor.
Allâh-ü Teâlâ azgın köpeğin ipini bize doğru bir salıverirse. Peki azgın köpeğin işi ne? parçalamak. Bizi, bu milleti parçalamak isteyen az mı köpek var? Osmanlının bile intikamını bizden almak isteyen niceleri vardır. Bu köpeklerin ipi Allah’ın elindedir, hafazanallah iplerini salıverirse bunlar parçalamaya kalkarlar. Rabbimiz bu duruma düşmekten hepimizi muhafaza eylesin, bu duruma düşmüş olanları da Rabbim kurtarsın inşallah.
Bir Hadisi şerifte Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Yarın ahirette mümin erkekler ve mümine kadınlar, temiz insanlar, Mahşer meydanında yürürken, önlerinde ve sağlarında nur olduğu halde, pırıl pırıl parladığı halde, mahşer meydanında yürüyeceklerdir”. mahşer meydanında; eğer bir insanın önünde nur, sağında nur varsa bu insanın istikameti cennettir biiznillahi teâlâ. Bir takım insanlar da tamamen bu nurdan mahrum, karanlık içerisinde, nereye ayağını basacağını bilemiyor. Hayret ve dehşetle tir tir titriyor ne yapacağını bilmiyor. Bu kişiler o müminlere yalvarıyorlar “Ne olursunuz mübarek yüzünüzü bize doğru çevirin de bizim de önümüz aydınlansın. Biz karanlıklar içerisinde nereye basacağımızı nereye oturacağımızı, nereden gideceğimizi göremiyoruz, bilemiyoruz. Biz de, sizin nurunuzdan istifade edelim de, önümüzü görelim şu karanlık kalksın gitsin.” Onların bu yalvarmaları karşısında cevap gelecek “Siz aydınlık mı arıyorsunuz, ışık mı arıyorsunuz? Siz geriye, dünyaya gidin, biz ışığımızı oradan aldık geldik. Sizde gidin ışığınızı alın gelin, zira orada verilen burada verilmiyor, satılmıyor”. Siz şimdi yurt dışına çıkmak için hava alanına gitseniz, ama elinizde pasaportunuz yok; orada pasaportunu gösterip geçenler gibi sizde geçmek istiyorsunuz; ama oradaki görevli size izin vermiyor, oradaki birinden pasaportunu isteyip “şunu ver de bununla gideyim” desen, ne derler? “Pasaport dairesine git, burada pasaport verilmez, burada pasaport gösterilir” İşte ahiretteki nur da, orada dağıtılmıyor, onun kaynağı dünyadan geliyor. Dünyadaki abdest, namaz orada nurdur, verdiğimiz hayır, hasenat, sadaka vs. bütün bunların hepsi orada nurdur. “İşte siz oradan nurunuzu alın gelin” diyecekler. Ahirette ki karanlık çok tehlikelidir. Çünkü cehenneme gidişin bir göstergesidir. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: “O mahşer meydanında beklerken, dünyada yapılan zulüm, sahiplerinin etrafında katmerli karanlıklar olacaktır.” Yani zulmeden kimse kendisini temizlemeden ahirete gittiği zaman, o zulmün kendisi için mahşer meydanına yansıması, evvela karanlıklar halinde, etrafını küme küme çevirecek, zulmet ve karanlıklar içerisinde kalacaktır.”
İnsan olarak zulüm meselesini iyi düşünmek gerekmektedir. Bir insan en çok kime zulmedebilir? En çok beraber olduğu kişiye. Peki hayatta en çok beraber olduğumuz kimdir? Ailemizdir; çünkü hayatımızın büyük bir bölümünü onlarla geçiriyoruz. Her
gün beraber olmadığımız bir insana zulmetmemiz zordur. Ama her gün beraber olduğumuz insanlara bakışlarımızla, tavırlarımızla, davranış ve sözlerimizle, zulmetmiş olabiliriz. Dolayısıyla buna da çok dikkat etmemiz gerekir. Peki dünyada iken yaptığımız zulümlerin cezasını sadece ahirette mi göreceğiz? Hayır, bilin ki siz dünyada iken bir canlıya nasıl bir muamele yapmış ve nasıl bir zulüm işlemişseniz; bilin ki ya ölüm anında, ya da ölmek üzere yaptığınız muamele gibi bir ölüm sizi bulabilir. Bir avcının avını yaralayıp ölmesini beklerken, yani onun çektiği işkenceyi izlerken sergilediği tutum ve davranış nedeni ile, kendisi de ruhunu teslim ederken aynı muameleye maruz kalabilir.
İmâm-ı Âzam hapse düştüğünde, onun talebesi olan İmâm-ı Ebû Yusuf o zamanın adâlet bakanıdır. İmâm-ı Âzam’ın ağır hasta ve ölüm döşeğinde olduğunu haber alınca, hemen zamanın devlet reisinin yanına gidip durumu izah etmiş, rica da bulunup, hocasının son günlerini evinde geçirmesi için izin talep etmiş. Devlet reisi durumun ciddiyetini anlayıp izin belgesini imzalamış. İmâm-ı Yusuf sevinerek hocasının yanına gitmiş ve demiş ki: “Sevgili üstadım! tahliye raporunuz imzalanmıştır. Ağır hastasınız, sizi evinize götürelim. Aile efradınız size daha iyi hizmet ederler. ”İmâm-ı Âzam bu teklifi kabul etmemiş. Tabi İmâm-ı Yusuf bu cevap karşısında çok şaşırmış, hapisten çıkması için ısrar edince İmâm-ı Âzam demiş ki: “Ben gençliğimde derse giderken bir kuş yakalamıştım. Bir daha tutamam diye derse girmeden o kuşu bir taşın arkasına koyup onu oraya hapsettim. Fakat unutup ertesi gün onu koyduğum yerden almaya gittim. Taşı kaldırınca o yakaladığım kuşun öldüğünü gördüm. O gün kuşu deliğe hapseden Nûman, şimdi burada hapishanede ölmelidir. Rûhumu burada teslim edeceğim”